|
Korkuyu
beklerken -----Bölüm 1
Dün gece eve dönerken
köpekler arkamdan havladi. Bizim mahallenin köpekleri. Bir ikisi de
peşime takildi; adimlarimi siklaştirdim. Daha önce onlarin böyle bir
davranişiyla karşilaşmamiştim; korktum. Her zaman beni miskin gözlerle
süzerlerdi; fakat aramizda bir gerginlik oldugunu da sezmiyor degildim.
Yalniz ne var ki, uzun sürmüştü bu gerginlik; alişmiştim. Arkamdan yürümeye
başladiklari zaman, havlayan köpek isirmaz gibi, bana zayif ve düşünülmesi
utandirici gelen atasözlerinden birini hatirlamak zorunda kaldim. Köpekler
yüzünden kendime karşi küçüldüm. Belki de bir rastlantiydi ama, tam
bu sirada, birisi hakkinda kötü şeyler düşünüyordum, onu içinden çikamayacagi
zor durumlara düşürerek dişlerimi gicirdatiyordum. Hayir, köpekler bu
gicirtiyi duymuş olamazlardi. Belki de sessiz bir gicirtiydi, manevi
bir gicirtiydi bu. Artik eski şakaciligimi da kaybetmiş oldugum için,
şimdi hissettigim istihzayi da duymuş olamazdim. Fakat, köpeklerle aramizdaki
gerginligin de böyle bir sirada patlak vermesi iyiye yorumlanamazdi.
Bütün bunlar, benim sokaga yakin olmuştu; evlerin kalabalik oldugu son
sokakta havlamişlardi bana. Köpekler evimin kapisina kadar gelemezler
diye düşünüyordum; benim sokakta üç ev vardi, yani üç çöp tenekesi vardi.
Hayir, orada barinamazlardi. Bu sokakta ancak ben barinabilirdim. Benim
de sebeplerim vardi. Köpeklerin böyle sebepleri olamazdi, onlar düşünemezlerdi.
Ben, kendime göre durumu açiklayabiliyordum. Başkalarina anlatilmasi
güç de olsa, bu açiklama düzenim, öyle her insanin kolayca ulaşabilecegi
cinsten degildi. Ayrica köpek meselesinde oldugu gibi, bazi durumlarda
kökten sarsiliyordu bu düzen. Bu nedenle, köpeklere gereginden çok kizdim;
bu kizginligimin büyük bir kismi da havlamalar bittikten sonraki döneme
rastladi. Tahmin ettigim gibi, benim sokaga girmeye cesaret edemediler;
o pis zayif köpek, arkamdan bir iki adim geliyormuş gibi yapti, boynunu
uzatarak son defa havladi; sonra hep birlikte dönüp gittiler. Üç evli
sokagimi düşüncelerle geçtim, birden kapimin önünde buldum kendimi.
Demek ki düşünmüşüm dedim. Çünkü, düşününce hep böyle olurdu. Anahtarlarimi
çikarip hazirlamaya firsat bulamadan kapimi görürdüm birden bire. Sonra,
salondaki sallanir koltuguma ulaşincaya kadar, düşünecek bir şeyler
çikardi: Hirsiz kilidini acmali, asil kilidi iki kere çevirmeli, vazonun
içinden oda anahtarlarini çikarmali. Köpekler meselesi hareketlerimi
yavaşlatti; vazonun önünde biraz fazla durdum. Korkuyorsan, neden bu
kadar uzakta yaşiyorsun şehirden? Neden üç evli sokagin en ucundaki
evde oturuyorsun? Son kaldirim taşindan bile ellibeş adim ötede ne işin
var? Garip kaderime gülümsedim; aynaya bakarak tabii. Tatli bir gülümseme.
Eski neşemi kaybetmedigimi göstermek için. Sonra durgunlaştim. Neden?
Unuttum. Dur, hayir; unutmadim. Yalniz kaldikça, yalniz kalmaktan korktukça...
Aynadan uzaklaştim; fakat biliyordum, böyle bir düşünceydi. Köpekler
sinirimi bozdu, şimdi kendime gelirim. Buldum: Yalniz kalmaktan korktukça
yalnizligim artiyor. Bu sefer gerçekten gülümsedim. Ister görün, ister
görmeyin; gülümsedim işte. Her şeyimi kaybetmedim daha; çikmayan candan
ümit kesilmez, havlayan köpek isirmaz. Hay Allah kahretsin! Sonra, vazonun
dişinda eşyayi, çevremi gördüm; demek, düşünmem bitmişti. (Insanin,
sürekli yaşadigini hissetmesi için, bazi degişmez ölçülere başvurmasi
iyi oluyordu.) Sonra, birden o zarfi gördüm. Koridorda bulunan tanidik
eşyanin dişinda tek yabanci şey oldugu için, onu hemen gördüm: Rafin
üstünde duruyordu. Içine oda kapilarinin anahtarlari konuldugu için
vazonun yeri orasiydi, taşi bittigi için bir aydir kullanamadigim çakmak
da biraktigim yerdeydi; tuvalete giderken yanima aldigim bir kitap,
kirik oldugu için salona alinmayan heykel, binikiyüz liralik hesabimin
oldugu bankadan yilbaşi hediyesi sigara tablasi (onun içine sigarami
yalniz, ayakkabilarimi giyerken koyardim)... hepsi yerli yerindeydi.
Demek ki, üstü yazili olmayan bu zarf yeniydi. (Bu "demek ki"ler beni
her zaman rahatlarirdi.) Fakat ben oraya zarf koymazdim. Çünkü zarfim
yoktu evde. Çünkü kimseye mektup yazmadim. Çünkü kimse bana mektup yazmazdi.
Korktum. Çünkü, "demek ki" diyemiyecegim bir yerlere gelmiştim. Içime
bir agri saplandi. Ne olurdu bir "demek ki" daha diyebilseydim. Zarfi,
oldugu yere biraktim. Çevremde bir "demek ki" aramga başladim ümitsizce.
Yavaşça salona dogru çekildim. Fakat salonun kapisi kilitliydi. Içime
ayni agri gene saplandi. Ben kilitlerim ya. Her gün kilitlerim canim,
işe giderken. Öyle ya. Geri döndüm. Ümitlendim. Belki zarfin da böyle
basit bir izahi vardir. Nasil? Vazoyu ters çevirdim; ellerim titriyordu.
Üstünde "4" yazan anahtari aldim; henüz herşey bitmemişti. Anahtari
deligin kenarina çarpmadan ve bir kerede soktum; iki kere çevirdim.
Hem de dogru çevirdim, ters tarafa çevirmedim. Kapi açildi; tokmagini
çevirmeden açildi. Her zaman öyle olur. Kilidi iki kere çevirince kendiliginden
açilir. Kapinin dili bozuktur, ucu tam yerine oturmaz. Demek ki eşya
henüz özelliklerini koruyor. Ya zarf? Eski eşya demek istedim. Aman
Allahim! Ya eşya bir gün delirirse? Her şeye ragmen salonun kapisina
henüz güveniyordum. Ayagima bir şey takildi. Demek ki düşünmem gene
uzun sürdü. Korktum; salon kapisinin sagladigi kolayliga hemen kapilmamaliydim.
Egildim: Bir don! Buldum: Hizmetçi temizlige gelmişti. Nasil unutmuştum?
Koridora ip gerilmesini sevmedigimi bilirdi. Çamaşirlar arasinda kaybolmaktan
korkardim. Öyle ya! Hirsiz kilidini de bir kere çevirmiştim. Hatirladim.
Ona bir türlü ögretemedim dogru dürüst kilitlemesini. (Kaç kere söyledim
şunu iki defa çevireceksin diye.) Öyle ya, hizmetçi kilitlemesiydi bu;
artik hafizam zayifliyordu, eşyanin diline dikkat etmiyordum. Egilip
donu yerden aldim. Zarfi hizmetçi birakti! Saçlarimin dibinden dizlerime
kadar bütün tenimi tatli bir ürperti kapladi. (Yorgun ayaklarim henüz
tepki gösterecek durumda degildi.) Neden mektup biraksin peki? Okuma
yazma bilmez ki. Kötü düşünceler de hemen aklima geliyordu. Postaci
birakti (hizmetçiye verdi - hizmetçi de rafin üstüne koydu - hemen görmem
için.) Yazisiz, pulsuz, damgasiz bir zarfi mi? Bu mantigim da hep kendime
karşi işlerdi. Biri birakti; evde benden başka insan yaşamadigina göre,
üstünü yazmayi gereksiz buldu. Kibar biri degilmiş. Bana kim, ne yazabilir?
Geri döndüm, zarfa dogru yürüdüm; ayni yerde duruyordu. Parmaklarimin
ucuyla tutarak kaldirdim onu; hafif bir zarf. Hizmetçi kadin bana mektup
yazdiracakti, eve erken dönecegimi sandi. Peki, neden kapatti? Açtim.
Bu işi önemsemeden yaptigima göre, o sirada başka şeyler düşündüm bir
an için, demek ki. Ikiye katlanmiş bir kagit çikardim zarfin içinden.
Hemen okumadim. Beni bu kadar heyecanlandirmiş olan bir şeyi, koridorda,
ayak üstünde harcamaga gönlüm razi olmadi. Salona girdim, bütün işiklari
yaktim, sallanir koltuguma oturdum. Sigara paketini unutmuştum ceketimin
cebinde. Yarabbim! Herşeyi birden hiç akil edemeyecek miydim? Sigarayi,
acele etmeden yaktim, bir iki nefes çektim. Gerçek heyecanim geçmişti;
kendimi ancak düşünerek heyecanlandirabilirdim artik. Yaziya baktim:
Anladigim bir dilden degildi. Bunu pek begenmedim. Sanki hiçbir dilden
degil diye mirildandim, ne söyledigime aldirmadan. Belki yakinimda oturan
bir yabanciya gönderilmişti. Garip kelimeler, diye düşündüm galiba.
Evet, ilk görüşümde de garip bulmuştum galiba bu mektubu: Morde ratesden,
Esur tinda serg! Teslarom portog tis ugor anleter, ferto tagan ugotahenc
metoy-doscent zist. Norgunk! UBOR-METENGA Biraz bildigim ya da kulagima
yabanci gelmeyen dillerden hiçbirine benzetemedim. Hizmetçinin küçük
kizi karalamişti diye belli belirsiz bir düşünceye kapilir gibi oldum.
Bu işlek yaziyla mi? Virgüller, ünlemler, noktalarla mi? Bir pazar günü
ona bazi harfleri ögretmiştim, o kadar. Kuzey dillerinden biri. Ya da
çok güneydeki ülkelerden birinin dili. Yakinda oturan bir yabanci var
miydi? Yürürken başini, kurumuş yapraklardan kaldirarak biraz çevrene
baksaydin bilirdin. Bu sokakta duran siyah bir otomobil... bir elçilik
arabasi filan yok muydu? Olsa da bilemezdim. Yabancilari da sevmezdim
ayrica. Yabanci ülke temsilcilerini hiç. Bunlar bana, vatandaşlarimi
kandirmak için gönderilmiş gibi gelirdi. Casus filan demek istemiyorum.
Yabanci ülkelerde yaşama hasreti içinde kivranan vatandaşlarimi azdirmak
için gönderilmişlerdi sanki bunlar. Bakin, derlerdi; biz koyu ve ciddi
elbiselerin giyildigi, sokaklarinda büyük arabalarla gezilen ve salonlarinda
degerli içkilerin sunuldugu ziyafetler verilen bir ülkenin insanlariyiz.
Özentili vatandaşlarim da içlerini çekerlerdi: Ah, ne kadar öylesiniz!
Işte ben bile, bunlari bilmenin ezikligi içinde, yolda bana bir şey
soran bir yabanciya yardim etmek için çirpinirdim; ona, uzun uzun bir
şeyler tarif ederdim. Eve dönünce de, yabanciyla konuşurken yaptigim
yanlişliklari hatirlayarak kendi kendimi yerdim. Hayir! Bu mektubu,
Güney ya da Kuzeyde bulunan bu garip ülkenin elçiligine götürmeyecektim.
Yabancilara yardima paydos! diye dişlerimi gicirdattim. Havlayan köpek
isirmaz. Hay Allah kahretsin! Fakat artik korkmuyordum: ne köpeklerden,
ne de zarftan. Mektubu ya da ona benzeyen şeyi bir daha okudum: "Norgunk!"
size, bütün yabancilar ve onlarin bütün temsilcileri diye söyledim gülümseyerek.
Bir sigara yaktim keyifle. Bütün köpeklerin ve yabancilarin cani cehenneme!
Ben buraya, korkularimi gizlemeye geldim. Yarin bekçiye bu köpekleri
şikayet etmeliyim. Beni ele vermege çalişiyorlar. Bütün "Morde ratesden"
yabancilari da buradan uzaklaştirmali; aklimizi kariştiriyorlar. Koltukta
biraz uyuklamişim. Hatirlayamadigim rüyalar gördüm galiba. Rüya görmüş
olmaliyim ki; köpeklerden mektuptan uzaklaşmiş olmaliyim ki, uyaninca
hepsini birden hatirladim ve iki agri birden saplandi içime. Yanimdaki
sehpaya uzandim, kagidi aldim, satirlara baktim. Yabancilar, diye düşündüm.
Bir sigara yakamadim; kibritim kalmamişti. Bozuk çakmak, vazo, anahtar,
zarf! Günler geçtikce, sadece kötü hatiralar artiyor. Işiklari söndürmeden
yatak odasina dogru sürüklendim. Bugün biraz gariplik hissettim içimde.
Otobüste biletçiye para verirken neredeyse gülümseyecektim. Neden mi?
Bilmiyorum. Mektuptan olmaliydi; o sirada bunu düşünemedim. Yazihanemde
düşündüm. Biletçiden farkli oldugumu hissettim herhalde, diye düşündüm,
önümdeki kagitlara bakarak. Bir yabanci. Ne oldugunu bilmedigim bir
mektubun sagladigi üstünlük. Ülkemize gösterdiginiz ilginin küçük bir
karşiligi olarak sizi üçüncü dereceden "protog" nişaniyla... Artik otobüse
binmemelisiniz. Kendinize yakişir bir düzen, bir "zişt" içinde yaşamalişiniz.
Hayal gücüm kuvvetleniyordu. Bu mektubun ne oldugunu ögrenmeliyim, cahil
bir gurur içinde yüzmemeliyim. Aydin bir kişi gibi nedenlerini bilerek
ögünmeliyim kendimle. Yalniz yaşayan insanlarin, kendi içlerinde başlayip
biten eglenceleri vardir. Üstelik, ben bu mektubu kendime göndermedim.
Otobüs biletçisinden farkliyim. Bunu birine tercüme ettirmeli. Tanidiklarimi
düşündüm. Canim sikildi: Çünkü her zaman oldugu gibi, bütün tanidiklarimi
hatirlayamadim gene. Hafizam zayifliyordu. Hizmetçi kadinin geldigini
de unutmuştum. Köpeklere kadar gitmedim ya da gitmemiş gibi yaptim.
Cep defterimi çikardim. Üç yil öncesinin takvimiydi; bankanin verdiklerini
begenmemiştim. Yabanci bir firmanin defteriydi bu. Işte yabancilara
düşkünlügümün sevmedigim bir örnegi daha. Adres kismini kariştirdim.
Bazi isimleri artik silmeliydim; hayir, yeni bir deftere geçirmeliydim.
Bütün hayatim ayiklamakla geçti, gene de bitiremedim süprüntüleri atmayi.
Bankanin çirkin defterini buldum. Allahtan kimse görmüyordu yaptiklarimi.
Işimde de bunun için yalnizdim; herkese, istedigim yanimi gösteriyordum
böylece. Ikinci sayfayi temize çekerken aradigim adami buldum. Yazma
işini biraktim. esasli bir adam olsaydim birakmazdim. Her davranişimin
yarisinda, başka bir heyecana kaptiriyordum kendimi. Heyecan mi? Bak
bunu unutmuştum, diye mirildandim. (Yalniz olunca insan daha rahat davranir:
mirildanir.) Klasik, yani ölü dillerle ugraşan bir üniversite ögretim
üyesiydi bu arkadaşim. Ögretim üyesi. Insanin, kartvizitine yazabilecegi
bir altlik, adini alttan besleyen bir destek. Bana da bir zamanlar,
gel şu üniversiteye gir demişti; asistan olursun. Hayir, ben zengin
olacaktim; kendi başima yaratamadigim heyecan havasini, parayla satin
alacaktim. Şimdi onun arabasi var, kati var; bir insanin daha başka
neyi olabilir? Ben, otobüse biniyorum; yüksek düşüncelerimi anlayamayacak
kimselerle birlikte yolculuk ediyorum, yüzlerine bakiyorum: Hayir, anlamiyorlar.
Üniversitedeki arkadaşim çok yorulunca, atliyor arabasina; istedigi
yerde başini dinliyor. Ben sadece bir kere, otobüsle yapilan toplu bir
gezintiye katildim: Rezalet! Onun ayrica tezleri var, yazilari ve kimsenin
bilmedigi ölü dilleri var; istesem de ona yetişemem. Kafamda yetişirim
tabii. Sen kendini teselli et. Ögretim üyesi kim bilir ne esasli şeyler
düşünüyor şimdi? Kuzeyde ya da Güneyde konuşulan ya da konuşulmayan
bütün dilleri anliyor. Ona "norgunk" desem, belki de hemen karşilik
verir; "teslarom" der, gülerek. Rezalet! Telefona davrandim. Acaba iyi
bir şey olacak mi? Hayir, dedim kendime. Iyi şeyler birdenbire olur;
bu kadar bekletmez insani. Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü
şeyler çikar. Ya da hiçbir şey çikmaz. Hem ölü dilleri var, hem arabasi.
(Kafama takilan bir şey, orada çok uzun süre kaldigi için, düşüncelerimin
sayisi azdi. Bu ölü diller ve araba beni en az bir ay oyalardi mesela.)
Önce santral çikti karşima tabii, iki kere sordu kimi aradigimi tabii.
Sonra bütün sesler ve gürültüler bir süre kesildi tabii. (Bütün bu "tabii"
şeylerle bu kadar ugraşmasaydi kafam... araba ve ölü diller.) Önce bir
başkasi çikti telefona ve benim kendisini aramadigima şaşti; biraz hayal
kirikligina ugrattim onu, üzüldüm. Herhalde benden intikam almak için,
"Şimdi derste; biraz sonra arayin," dedi. Kafam takilmişti bir kere;
elbette arayacaktim. Ey, tanimadigim sayin ögretim üyesi! Böyle nasil
zaman kaybettigimi bir bilsen. Telefonu kapattim. Bu rada, arkadaşimin
ne zaman dersten çikacagini sormayi unuttum. Hayir, beni ögretim üyesi
yapmazlardi. Yapsalar bile, böyle bir sorumlulugu üzerime alamazdim.
Sira bana gelince bütün işler neden böyle üzüyordu? Işte siram gelmişti:
Kimseye gönderilmesi mümkün olmayan bir mektup masamin üstüne konulmuştu.
Ve ölü diller uzmani arkdaşim bir türlü dersten çikmiyordu. Bu arada
ben de bir işle ugraşamiyordum. (Iki işi birden düşünemiyordum. Bu yüzden
çok kaybim oldu. Yoksa, araba filan almam işten bile degildi.) Sonunda
buldum onu; altinci arayişimda. (Her şey üstüste olsun. Sonunda ölüm
gelse bile.) Nasilsin, ne var ne yok? dedik birbirinize, geleneklere
uymuş olmak için. Hayrola, ne var? dedi. (Gelenek dişi bir soruydu bu;
onu çoktandir aramamiştim.) Çok beklemiş oldugum için ve artik sabrim
tükendigi için, durumu çok beceriksizce anlattim ona; ilgisini çekemedim.
Öylesine bir olaymiş gibi aldi; beklerim gel, bir şeyler yapariz herhalde,
dedi. Ne zaman vaktin var? dedi. Her zaman. Ona bu sözü söylemedim tabii.
Her zaman vakti olanlara saygi duyulmaz. "Yarin," dedim, "Hemen," diyecegime
ve bu sözümden, daha söylerken pişmanlik duydum. Iki şeyi birden düşünemedigim
halde, o sirada (her sirada oldugu gibi), mektubu ve ölü dilci arkadaşimin
yüzünü ve onun dersten nasil çiktigini ve çevresini ve kelimeye vurulmasi
çok güç olan birçok şeyi birden gözümün önünden geçiriyordum; kafamda
birçok film üstüste oynuyordu. Ben bu işin içinden çikamayacaktim. Ögretim
üyesi dostumu bir saat bekleyememiştim; yarina kadar ne yapacagim Allahim?
dedim. Bir iki arkadaşa ugradim. Mektuptan söz edemedigim için, onun
agirligini içimde taşidim. Sonra, evin yolunda buldum kendimi. Köpeklerin
yanindan biraz tedirginlikle geçtim. Nedense, başlarini bile çevirip
bakmadilar bana; belki de kedilerle, çöp tenekeleriyle meşgul olduklari
için. Belki de dün gece bir yanlişlik oldu. Gergin olduklari bir sirada
geçtim oradan. Belki, kimi görselerdi havlayacaklardi. Gene koridorda
buldum kendimi. Rafin üstünde yeni bir zarf vardi. Üstü yazili. Bilmem
ne ülkesi kültür heyeti kitapligindan; yeni binalarinda hizmetime girdiklerini
bildiriyorlardi. Yabanci dil bilmedigim halde neden böyle yerlere üye
oluyordum? Alay ettim onlarla: Bütün üyeliklerimden vazgeçiyorum, UBOR-METENGA
kitapligina yaziliyorum. Acele soyundum. (Yabanci dil bilmezligimden
utanmiştim.) Tuvalete giderken kitaplarimin önünden geçtim ve sanki
daha önce hiç düşünmemişim gibi, tam oradan geçerken aklima gelmiş gibi,
Latince ögreten sari ciltli kitabi çekiverdim raftan. Yazik ki telaffuzdan
başliyordu. Yilmadim. Dört başi mamur bir Latince ögrenmeye karar verdim:
Sesliler, sessizler, hepsi. Yatakta devam ettim. Ne var ki, bu kitap
Ingilizlere Latince ögretiyordu; bazi yerlerini anlayamadim bu yüzden.
Üşenmeden, yataktan kalktim; Ingilizce dilbilgisi kitabini ve sözlügünü
aldim. Ingilizce telaffuzun ortalarinda uyukladim; alişverişler, bakkallar,
sinema kuyruklari girdi araya. (Ingilizce telaffuz oldukça kolay gidiyordu;
Latince meselesini kisa bir süre için ertelemiştim.) Uyumaya hak kazandigima
karar verdim sonunda. Sabah uyaninca sevinçliydim. Uyku, zamanin dörtte
birini, dakikalari saymadan geçirmemi sagliyordu. Sonra hemen mahzunlaştim.
Üniversiteye girecektim. Şimdi hatirlayamadigim bazi düşüncelere kapildigim
için kendimi birden büyük bir yapinin önünde buldum ve kisa bir süre
içinde üniversitenin koridorlarinda kayboldum. Geçtigim koridoru hemen
unuttugum için, ayni koridorlara, başka kapilardan girdim. Sonunda,
gururu bir yana birakip, yolumu sormaya karar verdim. Bazilarina, çok
hizli yürüdükleri için yetişemedim. Arkalarindan koşarak Ölü Diller
Bölümünü soramazdim ya. Bazi tarifler de belirsizdi: Koridorun sonu
ne demekti? Bir koridor bitmeden başka bir koridor başliyordu. Mesele
çikarma dedim kendime. Bir iki yanliş kapi açtiktan ve başlarini kaldirarak
gülümseyen insanlar gördükten sonra buldum. (Ben mi yanliştim? Hayir,
kapilar karişikti.) Oda kalabalikti. Öpüştük. Bir ögretim üyesiyle öpüştügüm
için, ötekilere sevinçle baktim. (Herkesin küçük taraflari olur. Ayrica,
kendime güvenmek istiyordum o anda.) Kitap siparişleri ve ögleden sonraki
kurulda görüşülecek konularla ilgili konuşmalari biraz sabirsizlikla
dinledim. Vakit geçsin diye ben de bir iki görüş ileri sürdüm. (Belki
bana bir tuhaf bakarlar diye, o sirada başimi kaldirmadim.) Sonunda
yalniz kaldik. Çantami çikardim. (Çanta taşimam; fakat, kagit buruşur
diye onu Latince kitabin içine koymuştum. Neden Latince kitabin içine?
Belki yolda göz gezdiririm diye. Kitabi, arkadaşim görür diye çekindigimden
çantaya yerleştirmek zorunda kalmiştim.) Ayrintilara boguldugumu biliyordum.
Ne yaptigimizi sorduk birbirimize. Onun ne yaptigi belliydi. Ben de
yalnizlik, hürriyet filan dedim. Bu arada, nasil oldu bilmiyorum arabami
nereye biraktigimi sordu. Yani, öylesine sordu; içinde bir kötülük yoktu.
Fakat bu araba, insanlarla aramda ortak bir konuşma dili yaratilmasina
engel oluyordu. Aceleyle mektubu çikardim; arabasiz olmamin telaşi içinde
Latince kitap da göründü bu arada. Allahtan dikkat etmedi. Yüzü ciddileşti
kagida bakarken; okudugu şeyi anlamadigini sezdim. Biri sana şaka yapmiş
olmasin, dedi. Birden tatli bir ürperme hissettim; sonra da üzüldüm.
Hemen yenilgiyi kabul etmedim, direndim. Anlamadigim bir kelime söyledi:
bu kelimeyle ugraşan biri varmiş üniversitede. Mektubu bana birak da
bir soralim, dedi. Dogu ülkelerine hiç gitmiş miydim? Ya da ülkemizde
tanişmiş oldugum Dogulular var miydi? Hayir. (Ben Kuzey ve Güney üzerine
bir şeyler söylemek istedim, vazgeçtim.) Aralarinda gizli bir dil konuşan
bazi mezheplerden söz etti. Bunlarin her ülkede, özellikle esnaf içinde
temsilcileri oldugunu duymuştu. Hayir, böyle bir ilişkim yok. Yalniz
yaşadigin için seni seçtiler, dedi gülerek. (Bu şakayi begenmedim.)
Kagit sende kalsin dedim. (Sorumluluk da sende kalsin.) Bir işimi bahane
ederek hemen kalktim. Üniversitenin diş kapisindan çikarken Latince
dilbilgisi kitabini orada unuttugumu hatirladim. Ya dönünce mektubu
geri verirse bana? Neden hep korktugum işler başima geliyordu? Allah
kahretsin, koridorda gene kayboldum. Çikarken, sanki oraya bir daha
hiç gelmeyecekmişim gibi sagima soluma dikkat etmemiştim. (Böyle yapmazsam
hiçbir yeri tekrar bulamam.) Kitabi uzatirken, Latince mi çalişiyorsun?
diye sordu tabii. (Bu sorularla karşilaşmak istemeyenler, dalgin ve
dikkatsiz olmamali.) Yalnizlik, gece, boş zaman gibi fiilsiz cümleler
mirildandim. Tekrar biraz oturmak zorunda kaldim. (Allahtan, söz kadin
meselesine gelmeden kürsü başkani çagirdi onu.) Telaştan, üniversitenin
başka bir kapisindan çiktim: Otobüs duragina en uzak olan kapisindan.
Iki gündür rahatim. Mektubu, arkadaşima havale ettim; bir dava dosyasi
gibi. Meseleyi biliyor, bana soracak bir şey yok. Sorumluluk onun üzerinde;
benim, bir çeşit avukatim oldu. Düşünmüyordum bile. Akşam eve dönünce
yapacak bir işim yoktu da ondan aklima geldi. Ayrica ihtiyatli olmali;
insan, kafasindaki meseleyi durmadan düşünmeli ki sonuçla birdenbire
karşilaşmasin. Yalnizliga dayanmanin en önemli şarti, her şeye karşi
hazirlikli bulunmaktir. Gene de telefon birdenbire çaldi ve ben şaşirdim.
Bekledigim bir haber yoktu. Yanliş numara çevirmiş olmalilar. Kimler?
Münasebetsizler. Ögretim üyesi arkadaşimin sesini duyunca şaşirdim.
Üstelik, hemen konuya girdi nedense. Anlaşilan hazirlikli degildim her
şeye ragmen. Bu kadar erken duruşma olur mu? ertele canim. (Bunlari
içimden söyledim elbette. Dişimdan çok sogukkanli göründüm. Telefonda
çok kolay: Yüzünü görmezler.) "Mektubu çözdük," dedi gülerek. "Tahmin
ettigim gibi, gizli mezheplerden biri." Gizli mi? Dünyada gizli ne kaldi
ki? Ha-ha. Onlar kendilerini gizli sayiyorlar. "Ne diyor bu mektup peki?"
"Sayin..." "Dur, kalem kagit alayim." (Durumu begenmiyordum. Çözemeyebilirdi.
Bir de üniversitedekilerin yetersizliginden söz ederler.) "Sayin beyefendi
ya da efendim, üstadim, ustam, bayim gibi bir şey." "Bu mezhep deger
verir de; neyse geçelim. Yaziyor musun?" "Evet." "Size ihtar ediyoruz!
Dikkatinizi çekiyoruz da diyebilirsin." Ne kadar bilimselsin yarabbi!
"Mektubu ya da mektubumuzu aldiginiz andan itibaren -biliyorsun bu mezheplerin
dilinde iyelik zamiri yoktur." "Iyelik zamiri mi? O da ne demek?" "Canim
mektubumuz'daki 'umuz' gibi. Buna iyelik takisi da diyenler var." Anlaşilan
Türkçe dilbilgisi de çalişmak gerekecek. "Evet, ne diyorduk?" Unutturdun
bana. "Mektubu aldiginiz andan itibaren evinizden hiç çikmamanizi size
kesinlikle bildiririz. Dikkat! ya da sizi uyaririz! dikkatinizi çekeriz!
de diyebilirsin.. Imza yerine ÜSTÜN-YOL ya da degerli tarikat filan."
Hiç de 'filan' degil. Mektubu sana göndermediklerine göre, rahatsin
elbette. Güldü. "Işte böyle; dünyada ne sapiklar var görüyorsun." Görüyorum.
Ben de güldüm. "Ne dersin? Bu adamlar ciddi midir?" "Bilmem." "Ne demek
bilmem?" "Yani onlar kendilerini ciddiye aliyorlardir, demek istedim."
"Bilgi var mi bu mezhep hakkinda, bilgi? Mektup filan yaziyorlar miymiş
ona buna?" "Belgelerde böyle bir şeye rastlamadik ama, olabilir." Güldü.
"Korktun mu yoksa?" "Ha-ha. Yok canim. Korksam, bu dag başinda oturur
muydum?" Gerçekten dag başinda miydim? "Istersen polise haber ver."
Ciddi mi söylüyor acaba? "Yok canim, karakoldaki polise anlatmak biraz
güç olur. Içişleri bakaninin bile anlayacagi biraz şüpheli. Belki o
da iyelik zamirini bilmiyordur." Gülüştük. "Kusura bakma, çikmak zorundayim.
Karimla sinemaya gidecegiz de. Kapida bekliyor şimdi." Daha önce telefon
edemez miydin? "Çok sagol. Sana zahmet oldu." "Yok canim, benim için
eglence oldu." Benim için de. "Güle güle."
Korkuyu beklerken
-----Bölüm 2
Oturup düşündüm
aptal gibi. Çağımızda böyle bir saçmalık olabilir miydi? "Mektubu aldığın
andan itibaren", diyor. Zaten bu emri yerine getiremedik. Bana bir süre
tanımışlardır her halde. İşi ciddiye almakta olduğumu sezdim; kendime
kızdım. Olur mu böyle şey canım? Dağ başında mıyız? Öyle olduğunu telefonda
söyledin ya. "Onlar" için iyi bir rastlantı doğrusu. Ya rastlantı değilse?
Zaten evden çıktığım yok, iyi olur. (Gülümsedim.) Bu durumunu biliyorlar,
seni denemek istiyorlar. Hırsla ayağa kalktım. Benim bu saçmalığı ciddiye
alacağımı da bilemezler ya. Kendi kendime konuştuğumu nasıl öğrendiler?
İnsanın iç dünyası üzerine bilgileri varmış. İyi adam seçtiniz! Birden
öfkelendim, korkum geçti. Korku mu? Hayır, korkmuyordum. Belki, hazırlıklı
değildim sadece. Ayağa kalktım, bahçeye açılan kapının kilidini inceledim.
(Her zaman yapardım bunları. Ayrıca, eve geleceklerini söylememişlerdi;
demek ki bu davranışımın, onlardan korkmamla bir ilgisi yoktu.) "Onlar"
mı? Beli de çok kalabalık değillerdi. Belki de, ne bileyim, bir kişi
kalmıştı bu mezhepten. Tek kaldığı için sapıtan biri. Çünkü anlıyor
musunuz (kimler?) tehdit mektubu filan yazmazlarmış böyle; bütün yönleri
biliniyor, mektup da çözüldü nitekim. Durumu beğenmiyordum. Daha doğrusu,
kendimi beğenmiyordum. -Son günlerde sinirlerim gergindi, bir doktora
bile gitmeyi düşünüyordum. (Başka meseleler yüzünden.) Uygun bir zaman
seçti. (Bir kişi olduğunu düşünmek iyi geliyordu bana. İyelik zamirleri
olmadığı gibi, belki çoğul takıları da yoktur.) Bir kitapla oyalanmayı
denedim; uzun aramalardan sonra Türkçe dilbilgisi kitabını buldum. (İnsanlar
beni ne kolay etkiliyor.) Zamirler bölümünü okudum, hiçbir şey anlamadım.
(Bir de Latince öğrenecektim.) Yazarak çalışmaya karar verdim. Bir süre
kendimi bu işe kaptırdım: Ben, sen, bizim, onda, benden. Benim kalemim
yerine, sadece kalemim... Gözkapaklarım ağırlaşıyordu. Sevindim. Kolay
bir iki gün geçirdim: Geceleri başkalarına yemeğe gittim. Arada hiç
boşluk bırakmadım: İşlerim için koşuştum, onları biraz düzelttim; yanıma
bir kitap alarak otobüste, yazıhanede öğle tatilinde, otobüs beklerken
okudum (pek bir şey anlamadım); eve geç döndüm ve yatakta Latince-İngilizce-Türkçe
(dilbilgisi) çalıştım; sabahları ortalığı topladım; sinemaya gittim,
reklam filmlerini bile seyrettim; arada gene kitap okudum (hayatım bir
düzene giriyordu); yüksek ağaçlı yollarda yürüdüm (bir tanıdık beni
görmüş, "Düşünceli gördüm seni, nereye gidiyordun?" dedi. Ben mi düşünceliydim?);
bir gün eve dönerken yoldaki çingenelerden adını bilmediğim bir demet
çiçek bile aldım. Hemen teslim olmadım yani; fakat güzel şeylerin bir
gün biteceğini biliyordum (çiçekler taze değilmiş, bir günde soldu.)
Bütün hayat bunlarla doldurulamazdı; bir gün düşünmek zorunda kalacaktım.
"Norgunk!" demişlerdi bana, beni uyarmışlardı (ya da dikkatinizi çekeriz
gibi bir şey söylemişlerdi). Hayır, ölü diller uzmanı benimle alay etmişti.
Yazıhanede birden sol tarafıma saplandı bu düşünce; çılğın gibi üniversiteyi
aradım. Başkası çıktı telefona, yok dedi. Dersten ne zaman çıkar diye
sormayı akıl ettim bu sefer. "Derste değil, burada yok," dedi. "Ne zaman
gelir?" "Yurt dışına gitti." "Yurt dışına mı? Olamaz." "Neden?" "Bilgisini
görgüsünü arttırmaya gitti." Ne demek bu? (Hiçbir şey bilmiyordum; ne
kelime, ne dilbilgisi, hiçbir şey.) Bana söylemedi. "İnceleme yapacak
yani." "Hangi konuda?" Gene anlamadığım bir kelime söyledi. Ne olduğunu
sormadım. "Ne kadar kalacak?" "En az altı ay, en çok iki yıl." Kurulmuş
bir makine gibi konuşuyordu. (Kütüphane fareleri.) üniversiteye saygım
kalmamıştı. Gene de makineye teşekkür ettim. Mektup da onda kalmıştı.
Kalsın; ben bilmiyorum anlamını. Üniversiteye göndermiştim; kendisi
Avrupa'ya gitmiş, yanında götürmüş. Ne yapalım? Artık kimse çözemez
mektubu. İki yıl beklemeli. İki yıl ertelememiz gerekiyor. Öğretim üyesi
arkadaşım telefonda bir şeyler söyledi ama unuttum. unutamaz mıyım?
Aslında kafam her zamankinden daha karışık değil mi? (Çok hızlı düşünüyordum.
Son okuduğum kitapların etkisinden olacak.) Rahatladım ve birden yorgun
hissettim kendimi. Yazıhanemden çıktım, koridorda durdum; hanın kapıcısına
seslendim. (Ne yaptığımın farkında değildim.) Ben yakında bir yolculuğa
çıkıyorum! Efendim? Anlamadım. (Merdivenden yukarı bakacağına, buraya
gelirsen anlarsın.) Bir yolculuğa çıkmam ihtimali var! (İhtimal, sadece
bir ihtimal.) Sen yazıhaneye göz kulak ol. (Onda anahtar vardı. Ortalığı
temizlemek için. Temizlemezdi.) Ararlarsa beni, yakında dönecek dersin.
(Yakında. Kısa bir süre sonra.) Olur. Uzaklaştı. (Aptal herif! Yukarı
çıksana.) Gel bakalım al şunu: Bu senin, bu yazıhane kirası. Peki sağol.
(Teşekkür etmesini bile bilmez.) Belki de gitmem, belli olmaz. Peki
(İki kelimeyle cümle yapmasını bilmez. Her zaman böyle öfkelenebilsem.
Nerde.) Yazıhaneme döndüm ve son yaptıklarımdan hemen pişmanlık duydum;
bu yüzden bir saat kendimi yedim. Oysa, mektup Avrupa'ya gitmişti, ben
de bu durumu "Onlara" açıklamıştım. (Gene kalabalıklaştılar; bir kişi
olarak düşünemez oldum "Onları".) Neyse, ben gidecekmiş gibi hazırlanayım
(nereye?): gitmezsem sevinirim. Yazıhaneyi düzelttim, evrakı ortadan
kaldırdım, dosyaları yerleştirdim, ortalığı süpürdüm (bu aptal herif
süpürgeyi eline almaz ben gidince -kapıcıyı düşünmek içimi ferahlatıyordu.
Onu da göremeyeceğim artık. Hayır, göreceğim.), sigara tablalarını çöp
sepetine boşalttım, sepeti kapının önüne koydum, perdeleri kapattım,
yazıhanenin tozunu aldım, halıyı ayağımla düzelttim, takvimde o günün
üstüne bir çarpı işareti koydum. Her şeyi düzenli bıraktım ayrılırken.
Korkuyu beklerken
-----Bölüm 3
Dün sabah biraz
yorgun uyandım, gece erken yattığım halde. Bugün canım işe gitmek istemiyor,
diye düşündüm. Bir kere de iş gününde tembellik etsem ne olur? Bir deneme
olur. Gizli mezhep işi biraz gülünç geliyordu bana; daha doğrusu, ben
kendime gülünç geliyordum. Her gün bu meseleyi tepeme asılmış olarak
hissedeceğime, bir gün evde oturur beklerim. Yarına ertelemekle ne olacak
sanki? Ne olacaksa bugün olsun. Bütün gün kılımı kıpırdatmadım. Akşama
doğru biraz bahçeye çıktım; bir sandalyenin üstünde, kitap okumağa çalıştım.
Bir haftadır okumak için uğraştığım ve her birinden en çok dokuzuncu
sayfaya gelebildiğim onsekiz kitaptan biriydi elimdeki. Kuru yaprakları
ezerek ön kapıya doğru yaklaşan bir gölge gördüm birdenbire. Hemen fırladım;
sonra durdum, aptal dedim kendime. Ön kapıya geldiğim zaman postacı
uzaklaşıyordu. Kapının altında bir mektup buldum; pullu, yazılı, damgalı
bir mektup. Rahatladım. Gene de biraz telaşlıydım herhalde; hiç adetim
olmadığı halde, zarfı parçaladım açarken. Ölü diller uzmanı göndermiş:
mektup ve çevirisi. Sol tarafıma o sey gene saplandı. Birden, bütün
kavramlarımı kaybettim: Mektubu ve çeviriyi okudum, okudum. Bütünüyle
kurtulmak istedim bu dertten. Dah birkaç gün öncesine kadar küçük ve
endiseli olan yasantımı özlemle andım. Demek ki dünya, kötü piyangolarla
dolu, dedim. (Bu sözümün bayağılığını görecek durumda değildim.) Yakmalı
bu mektupları, yakmalı! Ölü diller uzmanını ve bu konuda görüstüğüm
herkesi öldürmeli! Hayalimde daha önce çok insan öldürmüs olduğum için
bu son ölümler beni fazla sarsmadı. Nedense, bu arada gizli mezhebin
üyelerini de öldürmeyi düsünmüyordum. Bu düsüncelerimi öğrenmelerinden
bile korkuyordum. Telasla mutfağa gittim. Yere bir tava filan da koymayı
akıl etmeye fırsat bulamadan bir kibrit çakıp yaktım hepsini. (Kağıtları
demek istiyorum.) Alve sadece bir kere söndü. (Hemen yaktım gene.) Fakat
taslar karardı; küller, yanık parçalar her yana dağıldı. Deli gibi süpürdüm
yerleri. Küller, kararmıs kağıtlar süpürgenin tellerine yapıstı; süpürgeyi
yıkarken de lavabonun deliği tıkandı. Bütünüyle bozguna uğramıs durumdaydım.
Sonra yerleri sildim bir süre, sabunlu bezlerle. Gene de leke, çok hafif
de olsa bir dalga, bir gölge kaldı tasların üstünde. O kadar uğrastım
çıkaramadım. Tam adamını buldunuz diye söyleniyordum. Daha basit bir
mesele bile ortaya atsaydınız, gene içinden çıkamazdım. Bütün meselelerimi
sıfıra indirdiniz. Yere baktım: Bu lekeyi ya da dalgayı ya da gölgeyi
tasın üstünden silebilmek uğruna herkesi öldürmeğe, bütün dünyayı yok
etmeye hazırdım. Ondan sonra bütün islerimi yoluna koyardım; bütün küçük
dertlerimi, daha önce aptalca bir dar görüslülük yüzünden gözümde büyüttüğüm
zavallı sıkıntılarımı toz ederdim. Bunları hep yüksek sesle söyledim.
İste ne mal olduğum ortaya çıkmıstı. İste savasmadan yenilmistim. Fakat
zakarı yoktu: Bütün korkaklar gibi hem ölüyordum, hem diriliyordum.
Onyüzbin canlı olmustum. (Ya da bana öyle geliyordu.) Gülümsedim. Neden?
(Ne düsüncelerimin, ne de gülümsemelerimin hızına yetisemiyordum artık.)
Evet, sundan gülümsemistim: Artık yalnız kalacağıma göre, kimse artık
benim yüksek sesle ya da içimden düsündüğümü bilemeyeceğine göre, bundan
sonra her sey bana nasıl geliyorsa öyleydi. Yüksek sesle de düsünürdüm;
istediğim kadar korkar, istediğim kadar ölürdüm. Evet, büyük sehirlerde
doğdu, yirmi sekiz yasına kadar çesitli üniversitelerde (yalan) eğitim
gördü, çesitli islere girdi, aldığı bir mektubu yaktı ve bunun üzerine
öldü. Hayır, iyi bir eğitim görmedi, fakat bazı eserler okudu, her seyi
daha iyi anlamak için Latince öğrenmek üzere masaya yaklasarak kitabı...
hayır, tam bu sırada, mutfaktaki lekenin aklına gelmesi üzerine... hayır,
Latince öğrenemeyeceğini anlayınca, durumun çıkmaza girdiğini görünce
masadan kalktı ve öldü. Hayır, leke yüzünden ölmedi... Bir söylentiye
göre, sol tarafına saplanan bir ağrı yüzünden hayata gözlerini yumdu.
Hayır, bazı eserler okumadı, sadece bazı yazarların adlarını öğrendi,
ağrıdan sonra hayata tekrar gözlerini açtığı zaman kendini bahçede buldu
(doğru), okuyamadığı kitapların çesitli sayfalarını inceledi, bir süre
bahçede dolastı, bir süre kendinden nefret etti, bu arada çesitli düsüncelere
kapıldı. (Allah bilir neler?) Bahçe kapısında (bes dakika), otların
arasında (oniki dakika) ve duvarın yanında (ne kadar?), bulundu. "Allah
Kahretsin" adlı denemesini yazmak üzere hazırlıklara giristiği bir sırada
ömrü yetmedi, vasiyeti üzerine mutfaktaki lekeli tasın (gerçekten Allah
kahretsin) altına gömüldü (düsey olarak). Evet, bugün yeter bana bu
kadar ölmek, diye düsündüm gizli bir sevinçle. Ben size gösteririm.
İki gündür bahçeye bile çıkmıyorum. Sadece, iki saatte bir, perdenin
aralığından bahçeyi seyretme izni veriyorum kendime. Bana, çıkma dediler;
fakat öl demediler. Merak ediyorum: Hiç çıkmadan nasıl yasar insan bir
evde? Bunları düsünürken aynaya bakıyordum; güldüm onlara aynadan. Evden
çıkmazsam ölürüm, gerçekten ölürüm. Siz kaybettiniz, anlıyor musunuz?
(Pek anladıklarını sanmıyordum. Cahil herifler! Örümcek kafalılar!)
Burada çürüyeceğim iste. Dayanamazsın. o zaman da çok yerinde bir sebeple
çıkarim evden. Anlıyor musunuz? (Anlamıyorlardı.) Ben kazandım! Ölürüm
be, ölürüm! Manevi filan değil, resmen ölürüm esek herifler! (Terbiyemin
biraz bozulduğunu itiraf etmeliyim. Demek ki kibarlığım da göstermelikmis.)
Bir yandan da, onları güç duruma düsürmekte olduğumu sezmiyor değildim.
Onlar baska bir sonuç bekliyorlardı herhalde. (Ne bekliyorlardı?) Burada
çürürüm, kimse bilmez. Tedbirlerimi aldım: Hanın kapıcısını ayarladım.
Kimse aramaz beni. (Tanıdıklarımın çoğu, evimin nerede olduğunu bilmezdi.
Ben giderdim onlara.) Hayatımı iyi incelemediniz. Yanlıs hesap! (Bu
düsüncelerin verdiği güçle bir gün daha geçirdim neyse.)
Korkuyu beklerken
-----Bölüm 4
Sonunda dayanamadım,
hiç olmazsa bahçeye çıkmalıyım dedim. Bahçe de evin bütünlüğü içinde
sayılırdı. (Sayılır mıydı?) Biraz süpheci olmustum. Descartes da herhalde
çok yalnız kalmıstı. (Evde bu herifin kitabı olmadığı için, bu düsüncemin
gerçeklik derecesini arastıramadım. Herif? Descartes? Söyledim ya, terbiyem
bozulmustu.) Basıma bu islerin gelmesinde oldukça önemli bir payı olan
adres defterini karıstırdım. Avukat arkadasımı yazıhanesinde yakaladım.
(Telefonda.) Evin bütünlüğü meselesini sordum. "Efendim?" dedi, "Evini
mi satıyorsun?" Saçmalama, ev benim değil ki. "Sınırla ilgili bir mesele
mi?" (Gizli mezhep hukukunu biliyor musun? Onu soracaktım.) "Hayır canım."
"Evet, mutemmim cüz." "O da ne demek?" Anlattı. Anlmadım. (Benim meselem
gene de basitti galiba.) "Tesekkür ederim, ben gene ararım." Gizli mezhep,
bizim hukuku nereden bilecek? Bak bunu bilemez iste.) Bahçeye çıktım.
Günesli bir gündü. (Galiba daha önceki günler de günesliydi.) Günese
baktım bir süre. Önemli. Günes mi? Hayır, günesin gözlerimi acıtmaması.
Hafif bulut var da ondan. Yaa? Öğleye kadar ön bahçede oturdum. (Altı
kisi geçti - hepsi erkek. Birinden süphelendim. Benim önümden geçerken
biraz yavasladı sanıyorum.) Sonra postacı geldi. (Gene ölsem mi?) Bir
makbuz verdi. Telefon borcu. Olur mu? Daha yeni ödedim. Postacıyla tartıstım.
Beni biraz tanıdığı için "Makbuzu ben düzenlemedim ki" demedi, kibarlığından.
Hırsla içeri girdim. Mezhebi filan bir an için unutup telefona sarıldım.
Bir sürü ses "Bir dakika efendim," dedi. Sonunda, bir dakika demesine
fırsat vermeden, bir sese içimi döktüm. Olamaz efendim. Nasıl olamaz?
Kısa kesti: Lütfen elinizdeki ihbarname ile gelin de bir bakalım. (Elimdeki
makbuz değil miydi? Baktım. İsbu ihbarname makbuz değildir. Değilmis.)
Gelemem. Neden? Birden ayıldım. Gelemem iste. İsim var. (Ne isi?) Özür
dilerim efendim. (İnsallah ölürsün.) Yanlıslıklarınızı ben mi düzelteceğim?
Telefonunuzu kesmek zorunda bırakmazsınız herhalde bizi? (Anladım, makbuzda
da -ihbarname- yazıyor zaten.) Telefonu kapattım. Bana yalnız ihbarname
gönderiliyordu. (Bütün telefon makbuzları yazıhanedeydi. Allah belanızı
versin.) Üç gün sonra telefon kesildi. Avukatı arayacaktım gene. Hiç
ses gelmedi. O gün yiyeceğim de bitiyordu. Aksama, ancak çay içebilecektim.
(Onlar da güç durumdadır sanıyorum.) Birden, yararlı isler (kendime
yararlı tabii) yapmak istedim. Ölümü ya da "Onları" hareket halinde
beklemeliydim. Henüz hazırlık dönemindeydik; kendimi bırakmamalıydım.
Fakat, ancak iki bardak çay yapabilirdim kendime. Mutfağa girdim. Bütün
rafları, dolapları aradım: Biraz mercimek, nohut, fasulye, yarım paket
makarna, bir paketin içinde iki üç kasık yemeklik yağ (acımıstı), yarım
paket kibrit, bir kavanoza yakın seker ve tuzluğun içinde nemlenmis
tuz kalmıstı. Bunlarla ne yapabilirdim? (Yağı attım.) Büyük bir fırtınaya
tutulmustum. Evet, yabancılarla dolu, bana yabancı olanlarla dolu, uçsuz
bucaksız bir denizin ortasında yalnız basıma kalmıstım. Düsündüm. Avcuma
aldığım nohutlara bakarak hayatımı, ne ise yaradığını bilmediğim zavallı
yasantımı düsündüm. Nohut ve makarna gibi, bir araya getirilemeyen parçalardan
olusan günlerime acıdım. Sonra birden aklıma geldi: Asure! Teyzemin
anlattığı dini masallardaki Nuh Peygamber de bitmekte olan erzakla asure
yapmıstı. Ya da onun durumuna uygun bir asure efsanesi yaratılmıstı
ki, benim durumuma da uygundu; ben de (ucuz olsa bile) bir efsane yasıyordum.
Hemen, büyük bir tencere aradım. (Önce nohutu, fasulyeyi ve buğdayı
harlardı annem. Buğday mi? Buğday yoktu; içlerinde en önemli olanı.
Acaba ekmekten de buğday yapılamaz mıydı? Saçmalama. Zaten ekmek de
yoktu.) Kaynatma sırasında çok tencere kirlettim (babam gibi). Hiç ilgisi
olmadığı halde, buğdayın yerini tutar diye makarnayı da kaynattım. Seker
vardı; bu önemliydi. Sonra, hepsini birlikte tekrar uzun uzun kaynattım.
Elimde kalan erzak ve aklımda kalan bilgiyle yaptığım asureyi tabaklara
bosaltıp soğumasını beklemek üzere bahçeye çıktığım zaman hava kararmıstı.
Portatif radyomu da yanıma almıstım; bir keman konçertosunun sonuna
yetistim. (Gökyüzü de son kızıllığındaydı.) Simdi çay saati dedi spiker.
(Hafif melodiler.) Aman kaçmasın çay saati dedim kendi kendime. (Baska
kime diyebilirdim?) Kutudaki son çayın yarısıyla güzel bir çay pisirdim
kendime. (Pek güzel olmadı tabii.) Çay saatinin bitmesine on dakika
kala, radyo ile birlikte içtik çayı. (Asure daha donmamıstı; garip renkli
bir sıvı olmustu.) Aksam serinliğinde çay içimi ısıttı; müzikle birlik
oldular ve düsünceye dayanmayan bir hüzün verdiler bana. Köpekler havlamaya
baslayıncaya kadar bahçede kaldım. Asure pek fena olmamıstı. (Nerde
annemin asuresi?) İçindeki taneler pismisti ve tatlıydı, baska bir özelliği
yoktu. Beni bir iki gün idare eder diye düsündüm, bos buzdolabına kaseleri
yerlestirirken. (Onlara bütün imkanları tanıyordum, oyuna basvurmuyordum.)
Sallanır koltuğumda uyuklarken bir yandan da elimdeki zamanla ne yapacağımı
düsündüm. (En önemli dertlerimden biriydi zaman meselesi ve belki de
"Onlar" en çok, bu isin içinden çıkamayacağımı hesaplamıslardı.) Kendime
yararlı bir is yapmalıydım. (Latince?) Baslayıp da yarım bıraktığım
bir sürü tesebbüs, evin her tarafına dağılmıstı. (Sanki kafam da onlarla
birlikte çekmecelere, dolaplara, sandık odasının esyaları arasına dağılmıstı.
Kafamı toplayamıyordum bu yüzden.) Her seyi düzene koymaya, hayır daha
önce ayıklamaya, hayır en önce nerede ne varsa bulup çıkarmaya, hayır
hayır hepsinden önce evi dolasıp, hafızamı yoklayıp nerede ne olduğunun
tam listesini çıkarmaya karar verdim. (Her zaman böyle, tersine islerdi
kafam.) Tamir edilecek bir sürü sey vardı, yarım bıraktığım karton abajuru
bitirmeliydim, çerçevelenecek resimler elbise dolabının üstünde duruyordu,
resim albümü için kendi kendine yapısan köse parçaları almıstım (nereye
koymustum?), konularına göre dizilecekti kitaplar sözüm ona, ya mektuplar?
(Benimle kolay basa çıkamayacaklardı, oldukça isim vardı - simdiye kadar
ne yazık ki "Onları güç duruma sokmak için sadece kendime kötülük etmeyi
akıl edebilmistim.)
Korkuyu beklerken
-----Bölüm 5
Bütün evi düsündüm:
Her tarafı gözden geçirmeliydim. Bir köseden baslayarak yavas yavas...
Bir planını çizmeliydim evin. Çevreme baktım. (Gözü kapalı çizebilirdim
planı. Her tarafı o kadar iyi biliyordum ki. Yumruklarımı sıktım.) Oturup
çizerken, gene de bir iki çıkıntıda, bazı köselerin yerinde yanılmalar
oldu (küçük yanılmalar). Sonra, salonun, girise göre solunda kalan köseden
incelemeye baslama kararını aldım. Her seyi tek tek gözden geçirecektim,
gerekliyi gereksizden kesinlikle ayıracaktım. Daha baslangıçta hevesimin
kırılmaması için kolay bir köse seçmistim. Plan üzerinde bu köseyi isaretledim
ve arastırma sınırını çizdim; ertesi sabah ise baslayacaktım. Birden
basımın döndüğünü hissettim: Sabahtan beri hiçbir sey yememistim. Mutfağa
gittim. (Mutfakla banyonun birlesmesini planda yanlıs göstermisim -
dönüp düzelttim.) Bir asure yedim sonra. (Baska ne yiyebilirdim?) Ertesi
gün için planım vardı, asurem vardı, dayanabilirdim. Beklemediğim bir
anda uykum geldi. Sonra, iki gün yalnız asure yedim. Ayıklama isi de
iyi gitmedi. (Oysa ilk köse, tam anlamıyla "gözden geçirilmisti".) Herhalde
iyi beslenmiyordum; tek tip yemek, insanın iç düzenini bozarmıs. (Bu
kadar çabuk değil, bu kadar çabuk değil.) Sonra, çalısmalarımı kısa
bir süre için ertelemeye karar vererek, ortaya saçtıklarımın hepsini
aceleyle eski yerlerine tıktım. Nedense, çıktıkları yerlere sığmadılar.
Sanki esya, kağıt filan disariya çıkınca sismisti. Bazı resimlerin kenarları
kırıldı, kağıtlardan yırtılanlar oldu. (İki çekmece arasına sıkısanlar.)
Üstelik, bir sürü toz bıraktılar geriye. (Tozu hiç sevmem.) Üçüncü günün
sabahı da asurem bitti. Çay, zaten bir çay saati sırasında içilmisti.
Bütün günü hiçbir sey yemeden geçirdim. (Biraz su içtim, basım döndü.)
Gündüz uyku da tutmadı. Dördüncü günün sabahı (asure pisirme günü baslangıç
alınmak üzere) bitkin uyandım. Pek kendimi bilecek durumda değildim,
önüme gelen bir iki seyi giydim, ön bahçeye çıktım. Günesin beni ısıtmasını,
biraz canlandırmasını istiyordum. Onlar ya da ben, yenilgiye uğruyorduk.
Kimin kaybettiği pek belli değildi. Çatısma açıkca olmuyordu. Gözlerim
yanıyordu; günese, günes ısınlarının çevremdeki yansımalarına bakamıyordum.
Sarhos gibiydim. Bir iki cisim geçti önümden: İnsan, hayvan ya da araç.
Açlık ve gizli mezheple ilgili hiçbir sey bilmeyen hareketli cisimler.
İki sigaram kalmıstı, birini yaktım. Basım gene döndü: Bu sefer anlamlı
bir biçimde döndü. İnsan, hayat, acılar filan diyecek kadar keyiflendirdi
beni iki nefes duman. Sonra, tütünün acılığını duydum ağızımda. Bir
cisim daha geçti gürültüyle. Ya da geçmis olması gerekiyordu. Bahçe
kapısının gıcırdadığını duyunca, geçmediğini anladım. (Kapıyı yağlamadığım
iyi olmustu.) Affedersiniz efendim. Buyrun dedim. (Benim için her sey
bir. Buyrun.) Durdu. Gençten biri, bir çocuk. Konusmadı. Bir araçla
gelmis olmalı. Bahçe kapısına yaklasan cisim, insandan daha hızlıydı
çünki. Sepetli bir motosiklet gördüm. Sasıracak halim yoktu. Bu sepetli
motosikletlerin, yalnız benim aile albümümde, uzak bir akrabanın tanımadığım
kızının çocukluğunu gösteren resimlerinde olduğunu sanıyordum. Bu fotoğrafların
dısında, sepetli motosiklet görmemistim ben. (Böyle siyahını hiç.) Yeni
açtık efendim. Gözlerimi kırpıstırdım: Nasıl açtınız? Beni saygıyla
süzüyordu; basit insanların saygısıyla. Saçma ve akıl dısı her türlü
sözüme katlanabileceğini, gözlerinden okuyordum.Çok katlı, dedi, her
sey var efendim. Bir kağıt uzattı: Yeni basılmıs, mürekkebi elime bulastı.
Zevksiz bir çerçeve içinde kalın, siyah satırlar. Bana anlat, dedim.
(Çerçeveyi ben hazırlayabilirdim onlara. Daha basarılı olurdu.) Manav,
dedi. Yeni mi açtınız? dedim. Anladığımı anladı. Bir süredir biriktirdiği
ve anlayıssızlığım yüzünden ortaya seremediği sözleri yığdı üstüme:
Evlere servis yapıyoruz, hesap aybasında, her sey taze, birçok mağazanın...
Sigaranız var mı? dedim. Benimki bitiyor da. Küçük bir defter uzattı.
Oraya yazılıyormus her sey. Bir de onda var. Ona da yazılıyor. "Sigara"
yazdım. Ellerim titriyordu. "Yumurta" da yazdım. Birçok sey yazdım.
Miktarları? 1/2 kg. 4 tane. Okula yeni baslayan bir çocuk gibiydim.
Pirinç. Uçarak gitti; önce geri geri gitti, sonra bana arkasını döndü.
Hafif hareketlerle motosiklete bindi gitti. İnsan denilen yaratık çok
kıvrak bir sey diye düsündüm ağır ağır. Seyretmek ve farkına varmak
daha güzel. Yemek meselesi ve gerekli bazı maddeleri aldırma meselesi
yoluna girmisti. Kağıtları düzene koyma isine baslamıstım. Kağıtları
ve her seyi. Salonun 3/4'üne gelmistim. (Plandan ölçtüm.) Her küçük
parça üzerinde uzun uzun düsünmüstüm. (Gizli mezheple ilgili yakın bir
zorluk olmadığı için biraz rahat düsünebiliyordum.) Yahu ben kendimi
çok ihmal etmistim, her seyi bir sonraki güne bırakmıstım. Çizmeğe basladığım
bazı resimleri bile yarım bırakmıstım. Kağıdın ortasında birdenbire
sona eriyordu resimlerin çoğu. Hiç olmazsa bunları bitirmeliydim. (Nasıl
bitireceğimi bilemediğim için ya da iyi gitmediği için yarım kalmıs
olan resimleri attım.) Kağıtlara sıra gelince çok insafsız davrandım:
Bir kağıt üzerinde, kendime iki kere düsünme hakkını tanımadım. Bazı
belgeleri, makbuzları atarken tam emin değildim: Bu yok etmelerin sonunda
basıma kötü seyler gelebilir miydi? Sonra kızdım ve tartısma konusu
olan kağıtları daha küçük parçalara ayırdım öfkemden. Gizli mezhepten
daha kötü ne gelebilirdi basıma? (Gene de kesin bir sonuca varamıyordum
o zamanlar: Basıma gerçekten bir sey gelmis miydi?) Önemsiz mektupları,
ne olduğu anlasılmayan hesapların yapıldığı kağıtları, pusulaları (bunların
en ilginç olanının üzerinde söyle yazıyordu: "Ben geldim". İmza yoktu.
Tekrar gelir misin acaba bu günlerde?), önemli mektupların sadece zarflarını,
bana yazılmamıs olan ve elime nereden geçtiğini bilemediğim yabancı
dilden mektupları, bazı ders notlarını, eski cep defterlerini (bunlar,
yazımın çok acemice olduğu dönemlerin takvimleriydi) yırttım attım.
Gene de bir sürü kağıt, defter ve not kaldı. (Artık bunları da atamazdım.)
Sonra, fotoğrafları albümlere yerlestirmeğe basladım (Tarih sırasında
bazı yanlıslıklar oldu herhalde.) Yüzüm, günden güne hiç değismediği
halde (bunu, her sabah aynada yaptığım gözlemlerle biliyordum), resimler
arasında vahim farklar vardı. Bu değisikliği, yüzümde izleyemediğim
için üzüldüm; hiçbir seyin gelisimini (ya da çöküsünü) izlemek mümkün
olmuyordu. Fotoğraflarımda, hep bir sey düsünüyor gibiydim. (Günlük
tutmalıyım; hiç olmazsa düsüncelerimin gelisimini ya da çöküsünü izlemeliyim.)
Birdenbire kendimi bu evde bulmustum sanki. Daha önce ne olmustu? Sanki,
kime yazıldığı bile belli olmayan bu mektubu almadan önce yasamamıstım,
simdi zaten yasamıyordum. Bütün hafızamı, hayal gücümü zorluyordum;
geçmise ait bir seyler hatırlamak, bir seyler görmek istiyordum. Olmuyordu.
Aslında düsününce, canım su zamanda söyle olmustu, annemin yüzü beyazdı
ve yatay çizgiliydi, okula basladığım gün ne kadar korkmustum diyebiliyordum.
Fakat, mesele bu değildi; mesele, bir seyleri, sıcak bir çorbanın kokusunu
duyar gibi hissedebilmekti. Bense bunu hiç becerememistim. Ne tabiatı,
ne insanları, ne de olup bitenleri hiç sevmemistim; kendimi bile, kendi
yaptıklarımı bile.
Korkuyu beklerken
-----Bölüm 6
Fotoğrafları yapıstırma
isini bıraktım. Sonra ne yaptım? Evet, gökyüzüne bakmıstım, yuvarlak
ve parlak ve ısıklı bir daireden baska bir seye benzemeyen aya bakmıstım
ve ne kadar güzel, tıpkı öğretildiği gibi güzel, anlatıldığı gibi güzel
demistim; sonra, basımı asağı doğru hareket ettirerek, denizde ayın
ısıltılı çizgilerini aramıstım. Ne acıklı bir maceraydı bu. Belki de
değildi; belki de, bunun acıklı bir macera olduğunu da bir yerden öğrenmistim,
bir yerde okumustum. Hafızam zayıfladığı için, neyi nerede okuduğumu
unuttuğum için, bana ait birtakım duygular olduğunu sanıyordum. Acaba,
içine düstüğüm durum, daha önce nerede acıklı olmustu? Mısır'da mı?
Eski Yunan'da mı? Kendimi, romantik dönemin Fransızları, İngilizleri
ya da Almanlarıyla mı karıstırıyordum? Ben bir seyin taklidiydim; fakat,
aslımı bile doğru dürüst öğrenememistim. Belki de bana ne olduğunu sonuna
kadar okumamıstım. Yarabbim ne korkunçtu! Belki de birilerinden duymustum,
onlar da baska birilerinden duymustu, baska birileri de... Ülkeme ve
insanlarına kızmağa basladım: Kimsenin doğru dürüst okuduğu yoktu. Doğru
dürüst hissetmesini bile beceremiyorlardı. Bu yüzden insan, duyduğu
seyleri söyleyen insanların kültürüne güvenemiyordu. Belki bu zavallılığın,
bu yarım yamalaklığın, bu gülünç durumun bile bir aslı, gerçek bir biçimi
vardı. Albümü elimden bıraktım. Her seye yeniden baslamak da mümkün
değildi. İstesem de mümkün değildi. Nerede kaldığımı unuttuğuma göre,
bastan baslamak için de birtakım yetenekler gerekliydi; daha talihli
doğmus olmak gerekliydi mesela. Yeni bir dil öğrenebilmek için, hiç
dil bilmemek gerekliydi. Bu mezhepten gelen mektup meselesinin uzun
süreceğinden emin olsam, belki uzun süreli islere girisebilirdim. Düsünme!
dedim kendi kendime, düsünme. Düsünmeyi bile bilmiyorsun. Önündeki ise
devam et: Birbirine benzemeyen fotoğraflarını yapıstır yanyana, bir
isi de sonuna kadar götür. Ölmezsin ya. Belki de ölürdüm. Belki de ölmemek
için, hiçbir isin sonuna kadar gitmiyordum. Böyle küçük çalısmaların
üstüste eklenmesiyle doluyordu zaman. Ben de kelimeleri birbirine yapıstırarak
yaratıyordum zamanı. (Bunu nerede okumustum acaba? Ne yapayım? Aklıma
gelenlerin içinde hangilerini okumadığımı bulmak için her seyi okumaya
girisemezdim ya.) Peki, nerede kalmıstım? Yarım bıraktığım islerin neresinde
kalmıstım? Bunu da bilemez miydim? Bir liste yapmalıydım bunun için
de. Aman yarabbi! Yapmam gereken ne kadar çok is vardı! İyi ki su mektubu
almıstım. Yapacak bu kadar çok isimin olması birden sevindirdi beni:
Yapmasam da önemli değildi; yapacak islerim vardı ya. Acaba, yarım bıraktığım
kitapların kaçıncı sayfasında kaldığımı hatırlayabilecek miydim? Acaba,
bir zamanlar su ay meselesi yüzünden sevmediğimi düsündüğüm tabiatı,
sever gibi olmus muydum hiç? Acaba ağaçtan, ottan ya da uçamayan böceklerden
filan bir yerden sevmeğe baslamıs mıydım? Bir yerden sevmeye devam edebilir
miydim? Çünki sevmek, yarıda kalan bir kitaba devam etmek gibi kolay
bir is değildi. Ya hiç sevmemissem bugüne kadar? Bir kitaba yeniden
baslamak gibi, sevmeye yeniden baslamak pek kolay sayılmazdı herhalde.
Hatırlar gibi oluyordum. Bazen, daha önce hiç görmediğim ve kitaplarda
resmine de rastlamadığım garip bir böcekle karsılasırdım; hem de bahçede,
otlar arasında filan değil, mesela misafir odasında olurdu bu karsılasma.
(Annem bu odayı hep kapalı tuttuğu için, olur olmaz misafirleri bile
buraya almadığı için, demek ki bu karanlık ve soğuk oda, garip bir böceğin
oraya ulasmasına yetecek kadar insansız kalıyordu.) Evet, baska türlü
bir böcekti bu: Kendisine benzeyen böcekler, mesela genellikle yesil
olursa, bu sarı olurdu. Çok sasırdım. Bu böceği dünyada ilk defa ben
gördüm. Olamaz mıydı? (Babam da, çok bayağı meselelerde, buna benzer
görüsler ileri sürerdi: Mesela dis fırçasını yıkadıktan sonra lavabonun
kenarına vurarak sularını silkmeyi ilk önce o akıl etmis. Bu yüzden
misafirler, benim için, masallah tıpkı babasına benziyor dedikleri zaman
çok sinirleniyordum.) Bir keresinde de fırtınalı bir yağmurdan sonra
gökkusağının denizde bir köprü ayağı gibi yükseldiğini görmüstüm. (Ayrıca,
karsı kıyıda tek renkli suluboya bir resim gibi duruyordu.) Fakat bunlar
çok seyrek basıma gelirdi. Okuduğum seylere ya da tabiatı sevenlerden
duyduğuma göre, günlük yasantının akısı içinde sevmek gerekiyordu tabiatı.
Son günlerdeki yasantım içinde bu akısı sağlamak da oldukça zordu. Tabiattan,
payıma düsen çok az sey kalmıstı. Ömrümü esya ile geçiriyordum. Esyayı
da sevmiyordum galiba. Daha doğrusu, esyayı insanlarla bir tutuyordum,
ikisiyle de aramda, yalnız benim bildiğim ve baskalarına açıklanması
güç meseleler vardı. (Genellikle, bana karsı çıkıldığını sanıyordum.
Bir uzlasmayı mümkün görmüyordum.) Gizli mezhep de belki bütün bunları
uygun bulmadığı için ve benim hiçbir zaman bu sartlar altında düzelmeyeceğimi
sezerek (bu bakımdan ben de katılıyordum onlara) bana sürekli bir ceza
vermisti. Aslında, bütün düsmanca tavırlarım ve kötü düsüncelerim yüzünden
nereden geleceğini bilmemekle birlikte bir ceza bekliyordum. İnsanlar
için ve tabiat için iyi seyler düsünmüyordum; dünyaya kendimden bir
sey veremiyordum. Kendimi kendime saklıyordum; kendiliğimden bir davranısta
bulunmuyordum. Bu duruma daha fazla dayanamazlardı. Belki, yürürlükteki
kanunlarla bana bir sey yapamazlardı; fakat, dünyanın düzeni çok yönlüydü,
karmasıktı. sonunda bir gizli mezhep çıkıyordu iste. Milyarlarca insan
bir arada yasadığı için, binlerce ve binlerce ihtimal vardı. Benim gibi,
Allahın cehenneminde (ya da cehennemin dibinde) yasayan biri için bile
tedbirler alınabiliyordu iste. Yeteneklerimi, sevgisizlik yüzünden bosuna
harcamamıstım: Resim yapmayı becerebildiğim halde, resmini yaptığım
seyi bir türlü sevemediğim için, resimler biçimsiz olmustu, yarım kalmıstı.
Tabiatı sevdiğimi göstermek için, medeniyetten kaçan insanların görünüsüne
bürünebilmek için, bu Allahın belası ıssız yerde bahçeli bir ev tutmustum;
fakat bahçeyi otlar sarmıstı. Hiçbir ağaç çiçek filan yetistirememistim
buraya geldiğimden beri. İki kiraz ağacı da kurumustu bu arada. Bir
saksı bile koymamıstım; ne eve, ne de bahçeye. Gösteristen ibarettim.
Bir gün trenle bir gecekondu mahallesinin önünden geçerken, bahçelerin
çokluğunu, insanların ağaçlar ve çiçekler yetistirdiğini söyle bir görmüstüm;
pencerelerin denizlikleri, saksıların ağırlığından eğilmisti. Dünya,
benim gibi insanlarla dolu mahallelerden meydana gelseydi, bir beton
çölüne dönerdi. İnsanlığın ve insansızlığın yüz karasıydım. Kendime
acımak istedim. Mutlak bir ümitsizliğe düsmek istedim. Belki tam düstükten
sonra çıkmak kolay olurdu. Fakat, bütün bu düsündüklerimin, kelimelerden
ibaret olduğunu biliyordum. Pencereye yaklastım, basımı yukarı kaldırarak
gökyüzüne baktım. Ay oradaydı. Bildiğim ay. Hayır, ben adam olmazdım.
Gerçek bir acı duyduğumdan bile kuskum vardı. Bununla birlikte, bütün
gece bunları ve buna benzer seyleri düsündüm; hiç uyumadım. Radyoyu
açtım; bütün melodilerin güzel yerlerini, radyo bittikten sonra ıslıkla
çalmağa çalıstım; olmadı. Kendime kötü birini örnek almıstım herhalde;
sürekli olarak onun hayatını yasamak, hayattan bir sonuç çıkarmak (nasıl?)
ve gece yarısı ıslıkla melodiler çalarak birilerine (kimlere?) benzemek
istedim. Hep kötü olaylar, can sıkıcı yasantılar tekrarlanıyordu; güzellikler,
bir kere görünüp kayboluyordu. Rembrandt gibi resim yapılamıyordu. Rembrandt
ne demek? Gecekondusuna küçük bir elma fidanı diken bir hamal kadar
bile olunamıyordu. Demek ki her yasantımda, bakalım nasıl oluyor diye
ilgisiz gözlerle kendimi seyretmistim. Beni sevdiğini düsündüğüm bir
kadınla ilk defa yatarken bile, iyi oluyor, iyi oluyor diye hissetmeğe
çalısmıstım. Sonra, son iki yıldır yaptığım gibi parayla bir kadın bulmustum.
Telefon edince gelirdi. Nedense utangaç ve yaptığından sıkılan bir kadındı
bu. Samimi davranırdı bu yüzden. Bir keresinde de onun, soyunurken resmini
yapmıstım. Istememisti. Kadınların böyle direnmelerine aldırmazdım.
Bana arkasını dönmüstü resmi yapılırken. Belden asağısı çıplaktı. Mustehcen
bir resim olmustu. Fakat pek fena sayılmazdı. Kadının bir omzu çıplaktı.
Onu kızdırmak için resmi, yatak odasının duvarına iğnelemistim. Her
gelisinde resmi görünce utanır, kızarır, baska tarafa bakmağa çalısırdı.
(Yatak odasına gidip resme baktım bir daha. Yazık, simdi telefonum da
yoktu.) Heyecanlarımı hep gelecekteki günler için saklamıstım; babam
öldüğü zaman yeteri kadar üzülmemistim, mezarın basında küçük ayrıntılara
takılmıstım. Bir ağacı, kusu filan seyrederken değil, düsünürken sevmistim.
Hayır belki de kendimi yasanacak güzel günler için saklamamıstım: belki
de sadece duygularımda her zaman biraz geç kalıyordum. Babam öldükten
iki yıl sonra bir aksam üzeri, biraz üzülür gibi olmustum. Bazı kitapların
da yıllar geçtikten sonra anlamlarını sezmeğe basladım. Babam ölmüstü.
eski kitapları da okuyamazdım artık. Bu konularda kendime fazla etki
edemedim. Kötü bir öfke kaldı geriye; bahçedeki otların düzenlenmesine
yararı olmayacak acı bir öfke. Bir kenara ittiler beni; isimiz acele,
seni bekleyemeyiz dediler. (Oysa yıllarca beklemislerdi beni; acele
ettikleri söylenemezdi.) Bu kötü hayatı sanki doğmadan önce de yasamıstım;
kendime yakıstırdığım yasantıları doğmadan önce de okumustum. Kötülüklerimin
bile kendime, öz varlığıma ait olduğuna inanmıyordum. Belki yüzyıllardır,
yüzbinlerce insan böyle kasvetli bir tabiatın ortasında, gizli mezheplerden
tehdit mektupları alıyordu. Geçmisimi pek iyi bilemiyordum, bu insanları
belli belirsiz hayal edebiliyordum; fakat, bu noktayı çok iyi biliyordum:
Onlar bu olayı da değerlendirmesini bilmisler, gerçekten korkmus, gerçekten
acı çekmişlerdi; gerçekten çaresiz ve yalnız kalmıslardı. Ben ucuz bir
romandım. Hayır, kötü bir edebiyatın bile bir gerçekliği vardı: Can
sıkıcı taklitçilikleri bile benden gerçekti. Ben yoktum; hatta ben yokum,
olmadım diyemeyecek bir yerdeydim; kelimeler bile yanyana gelerek beni
tanımlamak istemezlerdi. Ne olurdu benim de kelimelerim olsaydı; bana
ait bir cümle, bir düsünce olsaydı. Binlerce yıldır söylenen milyonlarca
sözden hiç olmazsa biri, beni içine alsaydı! Çok insan için söylendi
ama, sana da uygulanabilir denilseydi. (Bu sözleri baskalarıyla paylasmaya
razıydım. Baska çarem yoktu.) Kendime gerçekten acıyabilseydim, gerçekten
ümitsiz olsaydım. (Olumlu durumları aklıma getirmeye cesaretim yoktu.)
Sonra yavas yavas, adım adım doğrulurdum.
Korkuyu beklerken
-----Bölüm 7
Sabah oluyordu,
pencerenin dısındaki karanlık azalıyordu. Sokağa çıksam dedim. Belki
eski böceklerimden birini görürüm ya da gökyüzünü öyle bir kızıllık
kaplar ki, bulutlar bana acıyıp öyle gölgeler salarlar ki, ben bile
güzel bulurum tabiatı; göğsümden yukarı doğru bir seyler hissederim.
Belki bir duvarın dibinde küçük bir yesilliği, kurumus bir diken yığınını,
baska bir ısık altında görünce severim. (Bir keresinde böyle bir olay
basımdan geçmisti de.) Sokak kapısını yavasça açtım, evde bulunan birini
uyandırmaktan çekinir gibi sessiz adımlarla dısarı çıktım. (Beni görmediler
herhalde. Kimler?) Yolumu görebiliyordum. Bir süre hiç gözümü kırpmadan
gökyüzüne baktım; karanlığın uzaklasmasını, renklerin ağarmasını izlemek
istiyordum. Fakat bunu beceremedim galiba; arada baska seyler de düsünmüs
olmalıyım ki havanın birden aydınlandığını gördüm. Bos sokakta, yavas
olmasına çalıstığım bir yürüyüsle dolastım. (Belki de sokağımda dolasmak,
dısarı çıkmak sayılmazdı.) Sonra gizli mezheple ilgili düsüncelerimin
biraz hafiflediğini sezdim; bunu kaçırmak istemedim. Köpeklerin orada
burada, çöp tenekelerinin dibinde uyuduğu sokağa ulastım. Evlere, bahçe
parmaklıklarına baktım: Her yerde, bir fotoğrafın sessizliği vardı.
Ana caddeye çıkan sokağa saparken birden vazgeçtim; benim sokağım gibi,
evleri bir yerde biten ve çok uzaklarda, bir tepenin yamacında yeniden
baslayan bir baska sokağa saptım. Burada tabiat uyanıyordu sanki, donukluk
yoktu. Sonra basım döndü. (Gerçekten döndü.) Otların, ağaçların, tarlaların
basladığı bir yerde, bir tasın üstünde oturmak zorunda kaldım. Gözlerimi
kapadım. Bir motor gürültüsüyle kendime geldim. Hayır, uyumamıstım,
bayılmamıstım. Geriye doğru düsündüm: Tasa oturduktan sonra geçen bütün
zamanı hatırladım, bir rüya hatırlamadım. Hayır, kendimden geçmemistim.
Gözlerimi açtım: Bir kamyon duruyordu çok yakınımda. Soför mahallinden,
soförün yanından, yuvarlak bir yüz uzandı bana doğru: Hasta mısın bey?
Kamyonun arkasına baktım: Ameleler gördüm, yüzleri bana doğru. Beni
seyrediyorlar. Basımı salladım. (Ne de olsa bir ilgiydi.) Evin yakın
mı? Seni götürelim bey. Konusmak gerekiyordu: Siz nereye... Bir kağıt
uzattı camdan. Bir adres: Benim sokağım. Ne isiniz var orada? Kağıda
baktım gene: Benim evin yanında. Biz yıkıcıyız bey. Amelelerin elindeki
kazma küreği gördüm, yerimden doğruldum. Yeni bir bina yapılacak oraya.
Eskisini yıkacağız. Nasıl olur? Bir sigara uzattı. (Bu sigara da acı
gelir ağızıma.) Aldım. Yeni izin çıkıyor buralarda dört kata. Evde oturanlar?
Tasınmıs beyim, öyle söylediler. Nasıl olur? (Olabilir.) Sigara yeniden
basımı döndürdü: evin önünde kamyon fren yapınca az kalsın basımı ön
cama çarpıyordum. Tesekkür ederim. Evin önünde kaldım. Dört gündür çalısıyorlar.
Ne de olsa insan, hareket ediyor: Onları seyrediyorum. Yandaki evi parça
parça ediyorlar. Kasap gibi: Etleri (cam, kapı, kiremit gibi ise yarayan
parçalar) bir kenara güzelce ayırıyorlar; kemikleri (tuğla, sıva harç
gibi) kamyona doldurup ilerde bir yere döküyorlar. Bu benzetmeyi bas
yıkıcıya söyledim (kendisi bulunmadığı zaman yerine yardımcı yıkıcı
bakıyordu); güldü, "Nerden akıl ettin bey?" dedi. (Tabii, ben aydın
bir kisiyim; böyle küçük buluslarla ayakta duruyorum.) Ortalık toza
bulanıyordu, iki bahçeyi ayıran çalılıklar tozdan sararıyordu; fakat,
bir hareket vardı, insan vardı. O sıralarda bunu önemsemiyordum tabi.
Benim bütün gün onları seyretmeme biraz sasıyorlardı. Bir isim yok muydu?
Yıllık iznimi almıstım. Bir yerlere gidip gezemez miydim? Kaç yıldır
beklediğim bir fırsattı bu: Evimi düzene koymak istiyordum. Biraz da
onlara karsı utandığım için, bahçede çalısmağa basladım; bazı otları
söktüm. Ayrıkotu denilen bir ot vardı ki, anlatıldığına göre toprağın
bütün gücünü alıyordu. İnsan toprağa elini uzatınca, ilk bakısta bu
otun hainliğini anlayamıyordu. Oysa, yere yapısık saplar uzayıp gidiyordu;
çok ayaklı bir sürüngen gibi, köklerini toprağa saplayarak yürüyordu.
Onları izlemenin sonu yoktu; fakat, öteki bitkiler soluk alacaktı bu
kökleri sökersem. Sonra, (bas yıkıcının söylediğine göre) otlar bu kadar
yükselmemeliydi; bir kere güzel değildi, ayrıca toprak bu kadar yüksek
bir çimeni besleyemezdi. (İnsanlar neler biliyordu!) Bir bas yıkıcı
kadar olamıyordum. Bana bir gün de küçük bir saksı getirdi: İçinde ufak
tefek, silik bir yesillik vardı. Korkarak uzattım elimi. Korkma ısırmaz,
dedi. (Onun bulduğu söz ne kadar gerçekçi değil mi? Benim kasap-et benzetmemin
zavallı gülünçlüğü yanında, yerine oturmus bir mizah eseriydi.) Yok
ondan değil; ya bakamazsam? Sorumluluk bu. Ben bu yüzden evlenmedim;
çocuklarıma bakamam diye korktum. Güldü. (Bas yıkıcıda bu taraf eksikti:
Benim gibi, kendisiyle alay etmesini bilmiyordu. Ne yapsin? Ben de kendim
bulamamıstım bunu; yabancıların yazdıkları kitaplardan öğrenmistim.)
Yıkım isi bitmisti. Bir gün bas yıkıcı da gelmedi, onun yerini bas kazıcı
aldı. Bas kazıcının da bir kamyonu vardı. Bu isi pek sevmedim. Artık
bir arsa haline gelen komsu evin tabanını, dünyanın merkezine doğru
kazmağa basladılar. Sağda solda bir iki kırıntı kalmıstı yıkıcılar döneminden.
Dünyada hiçbir seyin tam sona ermediğini anladım o zaman. Kenarı kırık,
alafranga bir hela tası unutulmustu; bahçe duvarının yanına koymuslardı
onu. Bu tasın üstüne oturuyor ve bas kazıcıyla sohbet ediyordum; ameleler
bana gülüyordu. Bahçedeki ayrıkotlarını temizlemistim. Gene de bas kazıcı
bir sürü gizli ayrıkotu buldu; çünki toprakla ilgiliydi, topraktan gelmisti.
Bunun için kazıcılıktan öteye geçmek istemiyordu. Ameleler de öyleydi.
Bu isi iyi yapıyorlardı. Yüksek otları da bas kazıcıyla birlikte kestik.
Ben de ona, bas yıkıcının bana hediye ettiği saksıyı verdim. (Bu bitkiden
kurtulmak istiyordum.) Saksıyı, hela tasının içine yerlestirdik. Kazı
çukuru da büyüyordu bu arada. Durumu beğenmiyordum. Bir benzetme daha
yaptım: Bu çukur, çekilmis bir azı disinin geride bıraktığı oyuğa benziyordu.
(Bir zamanlar ben de azı disimi çektirmis olduğum için bu benzetmenin
gerçekliğine güveniyordum; fakat, kazıcılar alınmasın diye ve iliskilerimiz
bozulmasın diye onlara sözünü etmedim bunun.) Temel isleri hemen baslayacaktı;
bu nedenle, toprağı desteklemeyi gerekli bulmuyordu bas kazıcı. (Toprağı
tanıyordu, onun dilinden anlıyordu. Ben bütün bunları yeni öğreniyordum
ve hemen unutuyordum.) Motosikletli bakkal-manav-kasap-vs. her gün uğruyor
ve kazıyı inceliyordu. O da köyden gelmisti, toprakla ilgiliydi. Ben
endiseliydim, param bitiyordu; siparisleri azaltıyordum. Sonra, iki
gün alısveris etmedim hiç. Son paramı da vermistim; defterlerimizi (veresiye
defterleri demek istiyorum) karsılastırmıstık. Hesapları incelerken
dürüst ve ciddiydi: Yazılan bütün maddeleri bana hatırlatmak istiyordu.
Ben aldırmıyordum. (Bu yüzden, isi ciddiye almakla birlikte, beni ciddiye
almıyordu sanıyorum.) Ödenen kısımlar için, defterin o sayfalarına,
çapraz kırmızı çizgiler çekiyorduk. (En çok bu kısmı hosuma gidiyordu
hesabın.) Ayrılırken, bana bir süre uğramamasını, bir yolculuğa çıkacağımı
söyledim ona. (Yoksa her gün gelecekti, durumu bilmiyordu.) Birkaç gün
evden çıkmadım. Kazıcılar görmesin diye pencerenin önüne yaklasmadım.
Kağıtlarımla uğrastım bir süre; onları dosyalara koydum, tasnif ettim,
tarih sırasına göre dizdim. (Her seyde, öncelik sonralık meselesine
çok önem veriyordum.) Salondaki karısıklığı gidermis sayılırdım. Sonra
bir gün yabancı dilden bir kitabı okurken, daha doğrusu okumağa çalısırken,
daha doğrusu yabancı dil çalısmanın gerekli olduğunu düsünürken, yandakı
arsadan hiç gürültü gelmediğini farkettim birden. İçim burkuldu. Kazıcılar
da gitmis miydi yoksa? Pencereye yaklastım ve bütün ihtiyatı bırakarak
dısarı baktım: Bir amele, esyasını topluyordu, baska kimse yoktu. (Pencereyi
açtım. İnsaat ne oldu? Ruhsat isinde bir zorluk çıkmıs, bir süre duracakmıs.
Bahçeye çıktım, çekilmis disin oyuğuna baktım; evet, tıpkı öyleydi.
Eyvallah bey dedi. Bey ya. Çukura baktım: Acaba, azı disimde olduğu
gibi, etin yaptığı gibi, toprak da bu çukurun üstüne kapanır mıydı zamanla?
Evet, kötü olmustu: Bir çukurun yanında, gizli bir mezhebin tehditi
altında ve bes parasız kalmıstım. Bütün kötülükler yeniden aklıma geldi.
Kazının yanına gittim. Hela tasının içindeki saksı bitkisi kurumustu.
Yasasaydı acaba nasıl olacaktı? Çiçek açacak mıydı? Benden sorumluluk
gitmisti. Saksıyı çukurun içine attım. Eve, yalnızlığıma döndüm.
Korkuyu beklerken
-----Bölüm 8
Otuz altı saattir
gene açım. Ölümü bekliyorum. Bu arada vaktimi bos geçirmemek için, okuyorum,
yabancı dil çalısıyorum; hiçbir sey anlamıyorum. Fakat eskiden de -karnımın
tok olduğu zaman da- anlamıyordum. Uzun bir mevsim yasıyorum; ılık bir
yaz ya da sıcak bir sonbahar, onun gibi bir sey. Evden çıkmayacağım,
bahçeye de çıkmayacağım. Zaten otlar isi yarım kaldı. Görmek istemiyorum
yapamadıklarımı, yarım bıraktıklarımı artık. Uyumaya çalısıyorum. (Bahçeye
bir tohum ekmis olsaydım, belki de onu yerdim simdi.) Bu sabah, açlığımın
ellidördüncü saatinde, uyku ile uyanıklık arasındaydım. Bazı ümitlerim
vardı, uyku serseminin ümitleri. Motosikletli bakkal gelecekti, bir
ay veresiye... Fakat ben, bir iki aydan önce dönmem demistim ona...
demese miydim? İnsan kendi kendine yabancı dil çalısamıyordu, mektupla
mı öğrenseydim? yazısarak mı ders alsaydım? bir canlılık... kapı çalındı.
Uykumda çalındı, açmadım. (İnsan, çisini de yapar uykusunda, su da içer;
uyanınca bakar ki öyle yapmamıs. Rüyalara aldanacak durumda değildim.)
Bir daha çalındı kapı, gözlerimi açtım; gözlerim açıkken de çalındı.
Kalktım. Bir adam birkaç adam. Gözlerimi kırpıstırdım. Kalabalık. Adımı
söylediler. Bahçe kapısının önünde bir otomobil. Birkaç adam da orada.
Tebrik ederim, dedi bir adam, en iyi giyineni. Koyu renk bir elbise
giymisti, yesil kıravatı vardı. Bıyıklı, tras olmus. Beğenmedim. Tesekkür
ederim, dedim. Elimi sıktı. Düser gibi oldum, tuttular. Biraz rahatsızım
da. (Açım be!) Bozuntuya vermedim. Bozuntuya vermediler. Geçmis olsun.
Güle güle. Anlamadınız galiba. Öyle oldu. Ben dedi, bankanın müdürüyüm.
Bunlar da... Kapının yanındaki merdiven çıkıntısına oturdum. Telefon
etmistik... Bir yanlıslık yüzünden kestıler telefonumu, benim borcum
yoktu. Beyefendi anlamadılar, dedi gençten biri. (Ben ihtiyarladım artık,
böyle düsündüğüme göre.) Bu genci beğendim: Yün gömlek giymisti spor
ceketinin altına. Onu dinlemeğe karar verdim. Beyefendi, bankadaki hesabınıza
büyük bir ikramiye çıktı. Efendim? Sevinmeliyim, beklemediğim bir olay
bu. Gülümsemeğe çalıstım; fakat, sadece yüzümü çarpıtabildim galiba.
Verecek misiniz? Neyi? Parayı. Bankaya kadar zahmet etmez misiniz? edemem,
isim var. (Biraz garip davrandığımı seziyordum.) Sey, dedim; biraz hastayım
da. Spor ceketli gence talimat verildi. (İnsallah, sen olursun banka
müdürü evladım.) Sizce bir mahsuru yoksa, resim çekecekler. Ne zaman?
Ben, kazandığınızı size haber verirken. Geç kaldınız, daha önce söylememis
miydiniz? Güldüler. Sakacıymısım. Elini uzattı, ikimiz de objektife
çevirdik basımızı. Öyle değil. Bakmayın. Peki. Bana yeni söylüyormus
gibi yaptı sevimsiz ve yesil kıravatlı banka müdürü; ben yeni duymusum
gibi pek iyi yapamadım. Zarar yok. Bir resim daha çektiler. Bir sigara
rica ettim. Sevincimden bir sigara tellendirirken'in de resmini çektiler.
Bizim subenin vitrinine koyacağım bu resmi, meshur olacaksınız. Para
sahibi olmak daha iyi dedim, gülüstük. Sigara basımı döndürdü, müsade
ederseniz ben biraz oturayım. Müsade ettiler. Buyrun bahçede oturalım.
Bir iki sandalye çıkarıldı dısarı. (Ya ben çıkardım ya da üçüncü sınıf
adamlardan biri. Hatırlamıyorum.) Bir cızırtı duyuyordum kulağımın dibinde
ya da bir vızıltı. Ben arılardan korkarım. Elimle bu sesi kovuyormus
gibi yaptım. Çok sakacıymısım, filmimiz çekiliyormus, cızırtı ondanmıs.
Sinemalarda da mı? dedim. Sinemalarda da, dediler. (Beni anlamıyorlardı.
Zarar yok. Zaten beni, daha kimler anlamadı.) Pek sevmezdim de bu reklam
isini. Bu kazananların filan resimlerini, gülümsemelerini tatsız bulurdum.
Spor ceketli geldi. (Yesil kravatlıya karsı çok saygılıydı.) Hiç olmazsa,
paraları ilk verisinizde çekin resmimi, olmaz mı? Bunu, evin içinde
yapalım dediler. Daha ciddi olurmus. (Bahçenin durumu da pek iç açıcı
değildi zaten.) Büyük lambalarının fisini prize sokarken kontak oldu.
(Biraz uğrastılar. Ben elektrik islerine elimi sürmeyi pek sevmem.)
Paraları aldım sonunda, sayarmıs gibi yaptım. (Gerçekten de saymadım.
Onlar gidince aklıma geldi. Tamammıs.) Biraz gülümseyin, biraz da bankamızı
övün. Efendim, bankanızı hep severdim, paramı oraya yatırmak beni memnun
ederdi, paramı iyi bir yere yatırdım. (Aç olmasaydım daha iyi sözler
bulurdum. Aslında kalabalık önünde konusmaktan sıkılırdım. Allahtan
onlar yardım ettiler; benim yerime güzel sözler buldular.) Size kahve
pisirmek isterdim ama, kahvem yok ne yazık ki. (Doğruydu.) Eh, paranızı
yine veriyoruz biz size, değil mi? Vermek mi? Neden? Hepsini yanınızda
tutacak değilsiniz ya? Doğru. Birazı kalsın bende, olur mu? Tabi. Biraz
fazla alıkoydum kendime; bu kadar parayı ne yapacak? diye düsünmüslerdir.
Olsun. Rahatsız ettik, tesekkür ederiz. Asıl ben... Hatırladım: Giderken
bizim bakkala da haber verir misiniz? (Olmadı.) Hayır borcum yok. Çok
sakacıydım. Kibarlık gösterdiler gene de. (Adamlar senin usağın mı?)
Hangi bakkal? Bilmem. Büyük bir bakkalmıs. Bu sefer gerçekten bir tuhaf
baktılar. Ben de spor ceketliye anlattım derdimi: Manav, kasap filan
hepsi bir arada. Güle güle harcayın. Kapıya kadar geçirdim onları. Bir
de ayrılıs resmi çektirdik birlikte. (Yıllardır, bu kadar resmim birden
çekilmemisti; hem de hiç tanımadığım insanlarla.) Resimlerden ben de
isterim. Göndeririz. Oldu. Elimi salladım. O günden sonra motosikletli
bakkal yardımcısından baska kimse gelmez oldu. İnsaat çukuru, bazı küçük
toprak çökmeleriyle biraz genisledi. Ben de kendimi yemeğe verdim (ilk
günlerde). Evin her tarafını yiyecekle doldurdum. Masaların sehpaların
üstleri yiyecek artığı tabaklarla kaplıydı; yatak odamda meyve kabukları
ve çekirdekleri dolasıyordu. Sürekli yemek, nedense okuma isteğimi körükledi.
Uzun süredir aklıma takılan bir düsünceyi gerçeklestirdim: Mektupla
yabancı dil dersleri almağa basladım. Bakkalın çırağı mektuplarımı götürüyordu.
Bu yüzden, bana bir tuhaf baktığını sanıyordum. Çevremde benim hakkımda
dedikodular çıktığını, gözlerinden okuyordum. Kimseyi görmediğim için,
genellikle bu duruma önem vermiyordum; fakat her sabah onunla karsılasınca,
neden hiç evden çıkmadığımı açıklamak gerektiğini hissediyordum. Gazetede
resmim çıkmıstı. (Tabi, birinci sayfada değil.) Sinemalarda filmim de
oynuyordu herhalde. (Ben, ilk gençlik yıllarımda baska türlü geçmek
isterdim gazetelere.) Resmim oldukça büyüktü. Gülümsediğim sanılabilirdi.
Adım yazılı olmakla birlikte, hayatımdan söz edilmiyordu. Bir 'haber'
olsaydım daha çok sevinirdim. Neyse. Mektup-öğretmenin verdiği derslere
ciddi olarak çalısıyor, ödevlerimi yapıyordum. Pek de fena notlar almıyordum;
fakat sınıftaki durumumu bilemediğim için, kaçıncı olduğumu, çalıskanlık
derecemi filan kestiremiyordum. Bir gün de, gazetenin birinde gördüğüm
halk üniversitesine yazıldım. (Her zaman üniversiteye gitmek isterdim.
Simdi üniversite bana geliyordu. Hoslandım bundan.) Dersleri çok zor
bulmadım. Sonunda bir diploma da verilecekti. Sıcak sonbahar bitmisti,
birden serin bir sonbahar gelmisti. Bu sehirde yazın ve kısın varlığı
pek iyi anlasılmıyordu. Tabiata biraz daha dikkat etmeğe karar verdim.
(Bu sefer, sarı yapraklar kaybolmadan onları uzun uzun seyrettim. Her
zaman kaçırırdım da. İnsanlar ne buluyordu bu sarı yapraklarda? Yağlıboya
tablolarda gene neyse, fakat yerde? Bilmem ki.) Mektup üniversitesini
pekiyi dereceyle bitirdim. Mektup kursunda üçüncü sınıfa geçtim. Üniversiteden
postayla bir de diploma gönderdiler. (Mutfakta duruyor, dolabın altına
iğneledim. En çok, fotoğrafımın üstündeki soğuk damga hosuma gitti.)
Durum fena değildi, hafif bir uyusukluk içindeydim. Her gün trençkotumu
giyip bahçede yarım saat dolasıyordum. Bir gün nasıl oldu hatırlamıyorum,
evin duvarlarına da biraz fazla baktım galiba. (Mektup üniversitesininn
insaat dersleriyle komsudaki yıkım ve kazı isleri yüzünden duvarlar
ilgimi çekmis olacak.) Yerden yarım metre yükselen tas duvarı inceliyordum.
Buna 'su basmanı' deniyordu. Simdi hatırlayamadığım birtakim görevleri
vardı. Birden, temelden yukarı doğru giden bir çatlak gördüm: İnce bir
ağaç dalı gibi kıvrılan zayıf bir çatlak. (Tabiatla ilgili benzetmeleri
sevmeğe baslamıstım. Halk üniversitesinde tabiat bilgisinden tam not
almıstım. Hayır canım tabiat bilgisi değildi; 'loji' ile biten bir adı
olmalıydı.) Birden dehsete kapıldım: Ev üstüme yıkılacaktı! Kazıyı yarım
bırakmıslardı, toprağa destek yapmamıslardı. Devlet dairelerindeki karışıklığa
kurban gidiyordum. İzin vermeyecekleri bir inşaata neden başlatmışlardı?
Bir ceviz kabuğu gibi, ikiye ayrılacaktı ev. (Bu benzetmelerden de bıkmıştım;
fakat, ikiye ayrılan ceviz kabuğunun görüntüsü, gözümün önünden gitmiyordu.)
Şikayet etmeliydim, bir yerlere başvurmalıydım, hakkımı aramalıydım.
Bir yere gidemeyeceğimi bilmenin dehşetiyle koltuğuma saplanıp kalmıştım.
(Ne zaman eve girdim? Ne zaman koltuğa oturdum? Ne zaman düşünmeğe başladım?
Düşünmek mi? Durmadan düşünmekten başka ne yapıyordum ki?) O kadar çok
düşündum ki, o kadar çok şeyi bir arada düşündüm ki, sonunda, Bizanslılardan
kalma bir kiliseyi gezerken gördüğüm bir duvar çatlağına yapıştırılmış
cam parçası geldi aklıma. Çatlağın ilerleyip ilerlemediğine bakıyoruz
demişlerdi. Fakat cam ortadan çatladığı halde, kimse telaşa kapılmıyordu,
hatırımda kaldığına göre. Kiliseyi gezenleri, haydi bakalım yıkılıyor,
diye dışarı çıkarmıyorlardı. Bahçeye çıkıp bir cam parçası aradım, bulamadım;
komşu çukurun içine baktım, çevresini dolaştım, yoktu. Evi, mutfağı
aradım; hayır, küçük bir parça cam bile yoktu. Hemen bulmalıydım camı.
Lavabonun önundeki camın küçük bir parçasını kırmak istedim; cam, ikiye
ayrıldı ortasından. Neyse sonunda ondan küçük bir cam parçası çıkarmayı
başardım. (Kalan cam işe yaramaz duruma geldi.) Allahtan evde alçı vardı.
Kilisede görmüş olduğum gibi, sıvayı biraz temizleyerek çatlağın iki
yanına camı yerleştirmek için birer yuva açtım. (Demek ki o kadar dikkatsiz
değildim.) Alçıyı sürmeyi de becerdim. (Halk üniversitesinde, bununla
ilgili bir ders görmüştüm galiba. Birden aklıma geldi: Ben hangi fakülteyi
ya da bölümü bitirmiştim? Galiba bütün fakulteleri bitirmiştim. İyi.)
İyi dayanıklılıklar sayın ve sevgili cam, dedim. Mektup ingilizcesi
çalısmağa gittim.
|